31 Mayıs 2010 Pazartesi

Keşke sana hiç tanık olmasaydım dünya


Sabahtan beri akıp giden haberlere bakıyorum. İskenderun’daki şehitler, gemideki şehitler. Haberlerin altına yorum yazarken İsrail kadar duyarsız olabilenler, kıyaslama yapanlar, facebookta birbirlerini gaza getirenler, öfkeleri yolunu şaşırmış insanlara bakıyorum. Ölenler, kalanlar, konuşanlar, her şeyi bildiklerini sananlar, hiçbir şey yapmayanlar.

Yazmak gelmiyor içimden. Aşağıdaki yazıyı paylaşıp, bir de annemin merhametinden bahsedip kaçacağım. Bugün o merhamete ihtiyacım var. Herkesin biraz olsun merhametli olmasına…

 Çocukluğumun geçtiği ev zeminin bir kat altında ve biraz karanlık bir evdi. Annem mutfağın karanlığına ve mutfak camının çok küçük olmasına hayıflanırdı. 11 yıl önce annem kendi evine taşındığında ev büyük olmasına karşın mutfak camı yine küçük mutfak yine karanlıktı. 1 ay önce bir şekilde planlandı ayarlandı mutfak camı kırılıp yerine büyük ve güzel bir cam yapıldı. Mutfak aydınlandı, annem keyifliydi. Ve annem ilk iş hemen camın önüne hep hayalini kurduğu nane ve biberlerini ekti. Geçen gün bir kuş annemin hayal bahçesini kendine yuva olarak seçmiş. Annemin, güzelim nane fidelerinin üzerine bir güzel yerleşmiş. Muhtemelen birkaç gün sonra yumurtalarını bırakacak oraya. Annem kuş rahatsız olacak diye artık nanelerini sulamıyor. Camı bile açmıyor. Mutfağa gürültü yaparak girersek kızıyor bize, kuşu tedirgin edeceğiz diye.  O küçücük kuş rahatsız olacak diye korkuyor annem. Sevgi, merhamet böyle bir şey. Bir canlının canını yakmak, onun canına kastetmek… Aklım almıyor yüreğim kaldırmıyor.



Gazze’ye giden gemiler hepimizin.
İHH, İslamcıların yoğun olarak yer aldığı bir yardım kuruluşu olabilir.
Yardım gemilerine yönelik İsrail saldırılarını protesto edenler tekbir getiriyor olabilir.
Fakat…
İsrail saldırısı hepimizi yaraladı.
Protestolar, İslamcıların tekelinde kalmamalıdır.
İnsani ve kitlesel bir tepkiye dönüşmelidir.
Hangi dünya görüşünden, hangi meşrepten olursa olsun, vicdan sahibi herkes bu saldırıya cevap vermelidir.
Bilim adamları, müzisyenler, sinemacılar, ressamlar, medya mensupları, yazarlar…
Herkes, hepimiz, her birimiz İsrail’in insanlık dışı hücumlarına karşı durmalıyız.
Protestoları; Hamas ve Hizbullah çağrışımlı, Radikal İslamcı esintili bir havadan kurtarmalıyız.
Bu bir insanlık sınavıdır.
Filistinlilerle aramızda elbette din kardeşliği bağı vardır.
Gelgelelim, çok daha geniş bir çerçeve, çok daha büyük bir ortak payda söz konusudur.
O da, insanlık, sivillik, barışçılık, yardımseverlik gibi vazgeçilmez değerlerin bir karışımıdır.
Alevi-Sünni, Şeriatçı-Laik, Sağcı-Solcu, Başörtülü-başı açık… Hepimiz aynı barış gemisinde, insanlık gemisinde yer almalıyız.
Punkçı gençler, Emo’lar, banka çalışanları, Heavy Metal’ciler, karikatüristler, mankenler, akademisyenler, Müslümcüler, Ninjalar, jet sosyete, nihilistler… katılmadan bu gemi yürümez.

Murat Menteş

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Senden benden bizden


Mayıs ayını severiz dedik bünyeyi yaydık. Ben zamanın hızına yetişemiyorum. Mayıs bitiyor ben kendimi hala Nisan’da sanıyorum. 1 ay sonra izne çıkacağım.Yetiştirmem gereken işler, uzun süredir savsakladıklarım, yerime bakacak kişiye-ki kendisi kardeşim olur- anlatacaklarım. Hangi ara yetişecek bilmiyorum.

Bebekle ilgili kitap okumalı mı okumamalı mı derken tek satır okumadan 7 ay geçti. Az önce idefix siparişim geldi. Önceliğim Depresanımın seçtiği bu ayın kitabı. Ama çocuk gelişimi üzerine de bir şeyler okumak gerek artık.



Yarın kızları kırptıracağız. Bir de hiç istemesem hala kararsız olsam da sanırım kısırlaştırma ile ilgili veterinerimizle konuşacağız. Sonya’da 1 yaşına girsin öyle düşünürüz demiştik ama kızların durumları vahim. Resmen sabaha kadar uluyorlar. Biri susuyor diğeri başlıyor. Hem onlar çok huzursuzlar, hem ben uykusuz kalıyorum. Delirmeden bir çözüm bulmalıyız.

Hafta sonu kuzunun finalleri vardı. Sakarya üniversitesinde idik. Ben de okuluma nostaljik bir yolculuk olsun diye kuzunun peşine düştüm. Ama yağmur hiç yüz vermedi. Nostaljik yolculuk hak getire. Okul kantininde Murat Boz eşliğinde Ziyan’ı okudum. Henüz bitmedi ama zaten gözüm korktu. Askerliğe karşı olan biri olarak şimdiden Mahir için korkmaya başladım.

Neyse benden haberler bu kadar. Mahalle baskısı ile yazılan yazı bu kadar oluyormuş der Depresanıma selam eder bir kaç tane İzmit ve Sapanca fotoğrafı ile baş başa bırakırım sizi.


7 Mayıs 2010 Cuma

7 Mayıs

7 Mayıs, benim için önemli bir gündür. Bana güzellikler getirmiş bir gündür. Severim sayarım kendisini.

7 Mayıs 1977

İstanbul

Ben henüz dünyaya teşrif etmemişken, babam-annem nişanlıyken, babam 1 Mayıs 77 gibi kapkaranlık bir güne tanıklığının etkisini hala üzerinde taşırken, annem babamdan habersiz kalmanın korkusunu yeni atlatmış, dikiş makinesinin başında hayallere dalmışken,

Ankara

Benim sevmediğim soğuk, kasvetli şehirde güzel gözlü bir bebek geliyor dünyaya. Her bebek kadar masum ve güzel. Çıktığı yolculukta başına geleceklerden habersiz mışıl mışıl uyuyor.31 sene sonra deli bir kadına gönlünü kaptıracağını bilsen bu kadar rahat uyur musun şapşal bebek.

7 Mayıs 2008

Haydarpaşa garındayım. Bir bankta oturuyorum. Yanıma yaşlı bir teyze yaklaşıyor sohbet etmeyi sevenlerden.-sevmeyeni var mı- Birazdan Kayseri’ye gideceklermiş. Kışlarını İstanbul’da oğullarının yanında geçiriyorlarmış, ama onun aklı hep köydeymiş. Buradayken sıkılıyormuş. Bir an önce bahar gelse de köye dönsek diye bekleyip duruyormuş. Teyze ile vedalaşıyoruz. O kalkıp trene giderken Ankara treninin gara girdiği anonsu duyuluyor.

Bir çift göz görüyorum o kalabalığın içinde. Daha önce hiç görmediğimden emin olduğum bir çift göz, ama sanki hep tanıdığım birinin gözleri gibi yakın bir çift göz. Tuhaf bir his. Birden içimi bir korku kaplıyor. O gözleri bir daha göremezsem korkusu. Çocuksu şapşal bir hal içindeyim. Tanımadığım bilmediğim birinin gözlerini bir daha göremeyeceğim için korkuyorum. Kendi halime gülerken gözlerin sahibi ile konuşmaya başlıyoruz. Hiç bitmeyecek bir şarkı gibi, hiç anlatılmamış bir masal gibi. Zaman duruyor Haydarpaşa garında. Bilmediğim bir zamanın kapısı aralanıyor. Yürümediğim bir yol. Yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi tedirgin ve korkağım. Ama içimdeki yürüme arzusu her şeyi bastırıyor. Onca sene hakkında çokça şey okunmuş, uğruna yapılan fedakarlıklara dudak bükülmüş, arkadaş toplantılarında konu dönüp dolaşıp ona gelmiş ama hakkındaki konuşmalar hiçbir yere varmamış, varlığından şüphe edilmiş, keskin bir duygu kaplıyor içimi; AŞK.

7 Mayıs 2009

Henüz tanışmamışız. Ben o sıra kendi koşturmacam içinde kaybolurken şehrin diğer yakasında genç bir kadın o gün tatlı bir telaş içinde. İsmi Çağdaş. Güzel bir kadın. 6 aylık hamile. Çok sevdiği güzel bir kedisi var. O da hamile. O gün 5 tane bebeği oluyor. 2’si kız 3’ü erkek. Hepsi birbirinin fotokopisi gibi. Ben henüz bilmiyorum onları. 2 ay sonra kesişiyor yollarımız. Tanışıyoruz Çağdaş’ın o dinlendiren dinginliği ile. Sonra kedileri ile. Hepsi birbirinden güzel. Ama bizim elimiz Sıdıka’ya gidiyor. O zaman bir ismi yok Sıdıka’nın. Küçük yavru kedi. Eve getirdiğimizde hep tedirgin duran yabani bir kız. Kendini sevdirmek isterse sana yaklaşan, ismiyle seslendiğinde nerede olursa olsun gelen, gözleriyle sana her şeyi anlatan, inatçı, huysuz, ama bana pek çok şey öğreten güzel kızım.

7 Mayıs 2010

Hava henüz aydınlanmamış. Uyuyorum ama yüzümde dolaşan ıslak bir burun uyandırıyor beni. Gözlerimi açtığımda göz göze geliyoruz. Seviniyor beni uyandırdığı için. Mırlamaya başlıyor. Öpüyorum mıncıklıyorum yeniden uykuya dalıyoruz.

Uyanıyorum gün aydınlanmış. Sağ yanımda mırlama sesleri. Sol yanımda sevdiğim.

Geçen 2 yılı düşünüyorum. Onlardan öğrendiklerimi, bana kattıklarını. Sorumluluk almaktan delicesine korkan ben’in çıktığı yolculuğu. O yolculuk devam ediyor. Korkular hep var. Ama her şey daha anlamlı. Öncekinden daha güzel. Aşk girdiği her kalbi, sevgi dokunduğu her şeyi güzelleştiriyor.


Bugün ofiste masa başında işlerin arasında kaybolmaktansa kaçıversem buradan. Kuzuyu da kaçırsam bu güzel günün tadını çıkarsak ya. Şansımı denemeye gidiyorum.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Hıdırellez



Millet olarak enteresan bir şekilde eğlenceye düşkünüz. Şurada bir hayır işi var gelin bir el atın desek 10 kişi belki toplarız. Ama haydee eller havaya modunda bir eylem varsa tüm İstanbul toplanıyor. Ve pek tabii de eğleniyorlar. Nasıl neşeliler, nasıl mutlular. Bu insanların hepsi İstanbul’da mı yaşıyor. Bir yerlerden ithal mi etmişler. Ne şekerler ne sevimliler diyorsunuz. Ama sabahları/akşamları trafikte gördüğümüz o suratsız şoförler, birbirlerine yol verecek kadar tahammülü olmayan insanlar kim o zaman. Neredeler nerede yaşarlar. 

Türkiye’de her eğlencede, kutlamada havai fişek patlatılması kanunlaşacak mı yakında.

Ayık kafalıyken kendimizi bırakamıyor muyuz hayata. Eğlenmek için kafaların ayık olmaması gerekiyor. Sarhoşken mutluyuz, sarhoşken unutmaya meyyaliz. Dilek manyaklığımıza gelince; iyi bir koca, ev, araba üçgeni arasına sıkışmış durumdayız. Zengin bir koca tüm bilinmeyenli denklemleri çözer gözüyle bakıyoruz. Halimiz yaman anlayacağınız. Ben mi çok negatiftim dün,  Hıdırellez kutlamaları mı pek bir garipti. Çık çıkabilirsen işin içinden. Cezalıdır bu yazı. Fotoğrafı da yok bu sebeple.

4 Mayıs 2010 Salı

Günlerin getirdiği

Bu sene gidemedik ama gönlümüz oradaydı. Kardeşe verdik vekaletimizi sen bizim yerimize marşlara eşlik et seneye biz Mahir'le geliriz dedik. 





Biz de meydanlar yerine çimenlere verdik kendimizi.





Biz yeğenlerle takılırken kuzular evde kaldılar bu hafta.

















3 Mayıs 2010 Pazartesi

Kuzulara sıcak bir yuva



Kahvegibi ' nin bloğunda gördüm ve hemen paylaşayım dedim.  Bu kuzuları sevecek sahiplenecek birileri var mı oralarda. Olsun lütfen. Bilgi için.