29 Eylül 2009 Salı

Ziyan ve Kıskanmak


Elimdeki tüm kitaplarımı bitirmişim gibi bir de listeye yeni kitap ekliyorum. Hadi bakalım öyle kaplumbağa hızında kitap okursan uzar gider bu liste. Hakan Günday kitaplarını sever biri olarak yeni kitabı Ziyan ı görünce heyecanladım.

Filmekimi hayalkırıklığına uğrattı beni. Hiçbiri ilgimi çekmedi. Zeki Demirbukuz'un yeni filmini beklemekteyim.

Havalar soğuyor sahlep içesim var. Safranbolu'dan sahlep almıştık.Buradaki paketlerin 4/1 i kadarına 2 katı para vererek. Merak ediyorum nasıl bir şey olacak.


Bir de itiraf; işteyken Sıdıka'yı çok özlüyorum.


28 Eylül 2009 Pazartesi

Kurtulmak kolay mı kendinden

H.sonu Abant’a gidip kafayı dinleme hayalleri kuran ben Cumartesi sabahı göz kapaklarımı bile açmama müsaade etmeyen gribe hoş geldin diyerek uyandım. Eee madem yatıyorum gözümü açabildiğim kadarıyla bir kitap okuyayım diyerek aynı hataya düştüm. Hani hastayım ya kafamı çok yormayacak bir şey okuyayım diye Ayça Şen’in ilk kitabını aldım elime. 2. kitabını büyük bir hayal kırıklığı ile zoraki bitirmiş biri olarak. İşte insan unutkan bir varlık. Yoksa nasıl yaşayacak.

Akşamüstü bünyeyi zorlayarak biraz yürüyüş iyi gelir yat yat nereye kadar düşünceleri ile bu sene Taksim Gezi Parkında yapılan Sahaf Fuar’ına gittik. Plaklar arasında kaybolduk. Sonra çocukluğumuzun kitapları ile kaybolduk. Kuzu ille de kitaplardan alalım çocuklarımıza saklayalım dedi ama ben niyeyse sıcak bakmadım. Ezop Masalları, Kemalettin Tuğçu’lar,Tom Sawyer…Çocukluğum film şeridi gibi geçiverdi. Sabahattin Ali’nin Hikâyeleri ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirlerini alarak sinemaya yollandık.


11’e 10 kala Cuma günü vizyona girdi Konusu koleksiyon olunca ikimizin de gayet ilgisini çekti. Filmi izlerken arada bir ateşim tavan yapıp beni bezdirse de filmi sevdim. Filmde koleksiyoncu bir amca var beni benden alan. Yönetmen Pelin Esmer’in amcası imiş. Filmin sadeliği insanı öyle sarıyor ki diyalogları doğaçlama gibi geliyor. Pelin Esmer çok az doğaçlama oldu dese de amcanın doğallığı çok yakın geldi bana. Nejat İşler’i takdir ettim. O ezik pısık kendince hesaplar peşinde koşan kapıcı rolüne nasıl büründün be adam. 40 yıllık kapıcı mısın? Biriktirmek bazen hastalıklı bir hal alıyor. Ben kendimi azimle frenlemesem Mithat Amcadan farkım kalmazdı. Ama çokta güzel yaa. Hele ekmeğin üzerindeki kağıdı aldı ya. Bayıldım o sahneye.

Filmden sonra Candan Erçetin şarkısı takıldı dilime. Sanırım biriktirdikçe insanın kendinden kurtulma süreci daha zorlaşıyor. Bir de şarkı eklemeyi bilsem tam süper olacaktı be blog.




Arada bir bir yanım
Kaçsam diyor uzağa
Katsam diyor önüme
Canımı yorganımı
 
Arada bir bir yanım
Düşsem diyor tuzağa
Geçsem dünyanın derdini
Varsam cennetime diyor
 
Ama o öbür yanım var ya öbür yanım
Amman öbür yanım korkak diğer yarım
 
Kurtulmak kolay mı kendinden
Sıyrılmak kolay mı derdinden
 
Arada bir bir yanım
 
Yıksam diyor şu dağı
Görsem diyor ardını
Yarimi yarını mı
 
Arada bir bir yanım
Küstüm diyor o yana
Senden dost olur mu
Korkarsan kaybettin diyor


24 Eylül 2009 Perşembe

Bayram gelmiş neyime




Birazcık dinlensin büyüsün yeşersin gelmeyişin…





Bir bayram daha geçti. Çocuk gülüşleri, dedikodu seven akraba ziyaretleri, ölümden korkup hastalıklarını anlatmaktan keyif alan yaşlılar, annenin hazırladığı keyifli kahvaltı sofraları, 2 film ve 1 kitap ile geçti bir bayram daha. Bayramlarda babalar daha çok özlenir. İlk zamanlar sayardım. Babamsız 2.bayram 3. bayram derken… Geçiverdi onca bayram. 12. miydi bu geçen.



İçimde kapanmayan eski yaralar sen yokken uğramaz mı bana ilkbahar…





Önce The Kite Runner izlendi. Kardeş gözümü korkutmuştu insanı çok kötü yapıyor diye. Kitabını okuduğumda yeterince sarsıldığım için film etkilemedi. Her geçen gün yeterince sarsılıyoruz yetmiyor mu? Emir Can’ı kitap/film boyunca tekme-tokat dövmek istedim.



Bir de ne izlemiştim. Paradise Now. Unutmamak için yazdım bunları. Tatsız tutsuz blog yazısı oldu.

Fotoğrafsız olmuyor. Son günlerde her şeye burnunu sokmak konusunda uzmanlaşan Sıdıka'nın obtejktife bakışı. Böhhh sana yerim seni.


Bir de ne olacak bu blogspot’un hali. Giremiyorum deli olacağım.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Sinema Şöleni

Okuduğu kitapları bitiremeyince kendini sinemaya veren bir bünyeye dönüştüm. Ama balık hafızam yine bana ihanet ediyor. Dün izlediğim filmi bile unutuyorum. Buraya yazayım. Bir anlamda kişisel tarihimi karaladığım yer değil mi burası benim için. Okuduğum blogların birinde bir kavga çıkmış. İşte sen istediğini yazarsın sen yazamazsın. Herkes neden ne giydiğini ne marka kullandığını yazıyor vs. şeklinde. Yalnız işin komik yanı eleştiri yazısını yazan kişi de eleştirdiği tarzda yazıyor. Bu ne yaman çelişki anneeeee….

Neyse gelelim benim filmlere;

O da beni Seviyor’la başladım. Amanın dedim, ne güzel filmiş niye sinema da izlememişim. Nasıl gözümden kaçırmışım. Filmi izlerken gidip hemen oracıkta o köy evinde o dedikoduların, günlük koşuşturmacaların, yemek kokularının, huysuz ama tatlı büyükannelerin arasında yaşamak istedim. Oyunculuk seçimleri süperdi Lale Mansur’u da severim ama sanki ondan köylü kadını olmazmış gibi geliyor. Filmde birde Alevi-Sünni ilişkilerine çok derinlemesine inmese de değinilmiş. Bir de filmin müzikleri var ki şahaneydi.

Böyle keyifli bir filmden sonra hadi bakalım dedim ve Hoşçakal Yarın’a başladım. Vizyonda iken izlemeyi çok istemiş fakat bir türlü gidemedim diye hayıflanıp durmuştum. Gitsem fevkalade üzülürmüşüm. İyi ki gitmemişim. Filmin bende bıraktığı iz şudur; Birkaç kişi bir araya gelip demişler ki; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idama giden süreçlerini nasıl en kötü anlatırız,hiç alakasız oyuncuları nasıl bulur Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan gencecik insanlar iken 40 ını devirmiş olan Berhan Şimşek ve Mazlum Çimen’ e bu rolleri veririz de bu filmi daha da kötü bir hale getiririz.Ya tamam verilen bir emek,ayrılan bir bütçe var,bugüne kadar kimse bu süreçle ilgili film yapmadı atılan bir adım var ama bu kadar korkunç olamazdı. Berhan Şimşek’i zaten sevmezdim çok severek dinlediğim Mazlum Çimen’i de bir süre dinlemem gibi geliyor. Hayattan soğuttu film beni ya.


Sonrasında Türk filmlerine ara verip Fransız sinemasına uzanıverdim. I’ve loved you so long. Hapisten çıkan bir abla, onu hayatın için dahil etmek için -ne gerek varsa- çırpınan akademisyen bir kardeş. Sürekli kitap okuyan büyükbaba. Her şeye maydanoz olan Vietnamlı bir evlat. Henüz her şeye maydanoz olacak kadar büyümemiş bir evlat daha. O da Vietnam’dan. Paranoyak güvensiz bir koca. Bilmiyorum belki de haklıydı kaygılarında. Böyle bir aile ortamı. Sürekli koşturan okuyan h.sonları diğer akademik arkadaşlarla buluşup kitaplar üzerine konuşan bir aile. Bu ailenin içinde hapisten yeni çıkan yabanıl teyze. Teyzenin sırrının ortaya çıkması ile sonlanan film.Fransızca konuşsunlarda oyunculukmuş senaryoymuş görmem diyen ben. –Hoşçakal Yarın için böyle demiyordun ama-



Sonra kardeşin çok uzun zaman önce izle diye verdiği izlemedim diye sitem ettiği Closer’i izledim. Gereksiz bir dürüstlük ve gerçeklikle anlatılan aldatma ve aldatılma üzerineydi film. İnsanın aşka olan inancını filan silip süpürüverir. Tabii Aşk mıydı onların yaşadığı orası da gayet şaibeli. Modern zaman insanın yalnızlığı o yalnızlık içerisinde gördüğü en ufak sevgi kıpırtısını aşk sanması sonra da başka bir yerde başka bir kıpırtı görünce koştura koştura ona gitmesi. Sadakatmiş anılarmış hepsi hikâye. Biraz sert gelse de sevdik kendisini.


Araya iki tane kim bilir kaçıncıya izlenen Hayao Miyazaki filmi girdi. Küçük Cadı Kiki ve Gökteki Kale. Miyazaki üzerine söz söylemek ne haddimize. Biz onun filmlerini izler izler yahu nasıl bir şeydir bu,nasıl bir hayal gücüdür diye şaşırır kıyımızda köşemizde amca olsun dayı olsun böyle bir yüce varlık yok diye hayıflanır dururuz.





H.sonu Yumurta ve Süt ikilemesi yaptık.Yusuf üçlemesinin ilk iki filmi. Semih Kaplanoğlu'nu ilk Meleğin Düşüşü ile tanımıştım. Oradaki suskunluğu aratmadı Yumurta ve Süt. Yalnız Süt'ten sonra filmden çok Semih Kaplanoğlu konuşuldu. İşte eski Marksist kimliği ve şimdiki arayışları vs. Herkesin kendi tercihi kendi yolu. Ben her ikisini de pek sevdim. Bal'ı beklemekteyim. Tabii bir de değinmeden geçmek olmaz. Süt'teki Melih Selçuk bugüne kadar nerelerdeymiş.




Son olarak dün akşam yok izlemeyeceğim güzel değildir ay yoksa izlesem mi derken Mutluluk bitiverdi. Nasıl mutluluksa. Tüm zamanlarda severek dinlediğimiz Livaneli müzikleri dışında pek konuşulası bir film değil. –Zülfü Livaneli Özgürlük şarkısını reklam müziği yapılsın diye vermiş verince de çok topa tutulmuş. Cep telefonu ile gelen özgürlük nasıl bir trajedidir Ulu Tanrım.





Aaa bak unutuyorum dedim unuttum bile. Dün gece Mutluluk hazımsızlık yapınca üzerine birde Gökten Üç Elma Düştü izlendi. Bennu Yıldırım’ları Süper Baba’dan beri sever sayarız. Oradaki asi kız Elif’in Yaprak Dökümünde sabır taşı Fikret hali baygınlık geçirtse de oyunculuğu güzeldir. Ama kızıl saç mı ona gitmemiş diyaloglar mı yavan kalmış. Bir türlü sarmadı film. İsmail Hacıoğlu’na her zaman mesafeliyimdir zaten. Yani çok öyle sinema tadında değildi.


Of bu kadar sinema muhabbetinden sonra canım sinema çekti. Bir şey kalmadı Filmekimine. Hadi bakalım güzel günler bizi bekler.

4 Eylül 2009 Cuma

Beyaz Zenciler

Köprüde trafik her iki yönde de vızır vızır işliyordu. Kendimi bu insanların nereye gittiğini düşünürken buldum. Nereye gidiyorlardı, ne yapıyorlardı, gece ışıkları söndürünce nasıl rüyalar görüyorlardı, TV ve h.sonu içkileri bitince neyin düşünü kuruyorlardı? Sorular. Kaniat sorularla doluydu. Her birimiz dıştan ya da kendi içimizden gelecek çözümleri bekleyen birer muamma. Görünmez perilerden, kendi yarattığımız tanrılardan haber umuyorduk. Bekleme süresi boyunca da tekne boyuyor, içiyor veya borsa spekülasyonlarına girişiyor, çocuk yapıyor, faturaları ödüyor ya da ödemeyip bırakıyorduk. Sayılı yıllar diye düşündüm.


Bu insanlar korkaklıklarından yüksek sesle söyleyemeseler bile, yerkürenin madeni beşikler gibi dümdüz olduğuna inanırlar ve hayatta en önemli sorunları vergi iadesi alıp alamayacaklarıdır. Yaşam ya da ölüm gibi sözcükler yarı pornografik laf salatası olarak kabul edilirler ve hafif utangaç bir kahkaha ile noktalanırlar burada.

Tembelliğimden bir türlü bitiremediğim Beyaz Zenciler’den birkaç cümle.

1 Eylül 2009 Salı

Sonbahar


'Sonbahar’dan zarar gelmez çok yaralasa da….'


Eylül’e uyanmak başlı başına güzel bir eylem iken yağmurlu bir Eylül sabahına uyanmak. Hayatının ilk yağmurunu izleyen, cama düşen damlaları yakalamaya çalışan Sıdıka’yı mıncıklamak. Bütün günü evde geçirme isteği. İyi demlenmiş bir çay ve tarçınlı kurabiye ile cam kenarında kitap okuma hayallerini evde bırakıp yola düşmek. Önünü görmemek pahasına silecekleri kullanmamak yağmur damlalarına kıyamamak.Bol yağmurlu, az esintili,hüzünsüz bir sonbahar diliyorum.Oysaki sonbahar hüznün habercisidir.

Bir öğle arası vermek istiyorum. Çayımı alıp balkona çıksam birilerinden mp3 bulup Teoman atayım. Fonda da Sonbahar olsun.

Akşama doğru azalırsa yağmur Kız Kulesi ve Adalar

Ah burada olsan çok güzel hala İstanbul’da sonbahar


Fotoğraf bir zamanlar Cihangir'de çekilmiştir.