22 Aralık 2009 Salı

Hareket Vakti




Peren sağolsun beni mimlemiş. Pek tabii ilk mimim.2010'dan beklentiler ve istekler. 30 yıldır bu ruhu bu bedende taşıyan biri olarak yapmak istediklerimi sekteye uğrattıysam tüm yükü 2010'a yıkmamak gerek tabii. Ama elbette yeni yılın heyecanı ile yenilenmeler ve istekler artıyor. Başlayayım bakalım neler birikmiş içimde;

1. Maden işçileri,tekel işçileri, tersane işçileri, tüm işçi ve emekçiler için daha adil bir dünya istiyorum.
2. Artık bu ülkede hiç  kimse dilinden,dininden,ırkından,inancından dolayı suçlanmasın,yargılanmasın,öldürülmesin.
3. Bir çocuk işçinin sanayide 14 saat çalıştığı, başka bir yerdeki çocuğun  kıçı kırık bir pc oyunu için ortalığı ayağa kaldırdığı bir dünya istemiyorum.
4. Yukarıdaki maddeye paralel olarak Türkiye'deki annelere anne olma eğitimi verilsin. Sokak ortasında çocuğunu döven anne görmek istemiyorum. Diğer tarafta kendi dünyasını unutup tüm hayatını çocuklarına harcayan anneler görmek istemiyorum. Yani tamam canınızdan bir parça eyvallahta nedir yani dünya sizin çocuklarınız var diye dönmüyor.
5. Annelikten dem vurmuşken kendim için bir temenni. Anne olma fikrine alışmak istiyorum. İçimdeki canlı ile tüm diyaloğum ultrasonda görmek ve kalp atışlarını dinlerken heyecanlanmaktan öteye geçmiyor. Daha erken belki ama kabullenmeme durumları mı var nedir içerlerde bir yerlerde.
6.İşyerindeki az gelişmiş beyinli insanlara kızıp kendimi üzmemek. 

7.İşimi sevmeyi denemek ya da bu yaştan sonra seveceğim bir meslek bulmak.
8. Fotoğraf çekmek. Daha çok fotoğraf çekmek. Kuzu ile dışarı çıktığımızda onun gibi çekemem diye  kenarda kalıp onu izlemeyi tercih etmemek.
9. Daha düzenli kitap okumak.
10. Daha az tüketmek. İhtiyacım olmayan bir şeyi almayı aklımdan geçirmemek.
11.Fransızca öğrenmek.
12. Yeniden Urfa,Nemrut ve Mardin'e gitmek.
13. Kuzu ile ispanya'ya gitmek. İspanya olmazsa Suriye olsun. Orası olmazsa başka bir yer. Yeni yerler görmek. Birlikte keşfetmek.
14.Sabahları erken kalkmak. Enerjimi daha verimli kullanmak. Yürümek koşmak zıplamak.
15.Hayatla çok didişmemek.
16. Trafikte daha sakin ve terbiyeli olmak.
17.Bahçeli bir evimiz olsun. Ev küçük olsa da olur ama bahçesi büyük olsun. Bir düzine kedimiz olsun. Kedi sever bir çocuğumuz olsun. Sevmezse onu evlatlıktan reddedeceğimden haberi olsun.
18.Annem hep başımızda olsun. Gecenin bir yarısı arayıp anne pilava kaç bardak su katıyorduk bu kuru fasulye niye pişmedi diye sorayım. Öfkeden gözümün döndüğü anlarda beni sakinleştirsin. Ne kadar gereksiz yere sinirlendiğimi tekrar idrak edeyim.Kardeşim tembellik ve ergenlik sendromundan kurtulup üniversite sınavını kazansın.Çok güzel fotoğraflar çekmekten vazgeçmesin. Diğer kardeşim aşık olsun.Ablam artık dünya nüfusuna katkıda bulunmasın.
19.Eskiden beni çok mutlu eden şeyler yeniden mutlu etsin. Kitabımın içinden düşen bir not,papatya kokusu,pamuk şeker,dosttan gelen bir mektup.



20. Son ses Umay- Hareket Vakti, Duman-Hayatı Yaşa dinleyip çoşabileyim.
 






















21.Kuzudan hiç ayrı kalmamak. Hayatı onunla keşfetmek.Onunla direnmek.Onun sessizliğinin neler anlattığını anlayabilmek. Bazen kelimelerin ne kadarda yetersiz olduğunu kabullenmek.  Onun sevgisini gösterme şeklinin benimkinden  daha farklı olduğunu unutmamak.
22.Tüm acılarına,çirkinliğine,götürdüklerine karşın hayatın yaşanası bir şey olduğunu aklımdan çıkarmamak.
23.Kaçkar'ın zirvesinde gün batımı izleyebilmek.
24. Daha duyarlı bir insan olmak. Birileri için koşturabilmenin,bir şey yapabilmenin yorgunluğunu yaşamak.
25. Daha çok sevip, daha az yargılamak.
26. Yerleşik yaşamın konforuna teslim olmamak.
27.Bisiklet sürmeyi öğrenmek.

28.Fotoğraftaki kız ve teyzeler gibi gündelik hayatın telaşesi içinde süslü olabilmek ve her daim gülümseyebilmek. 
  29. Ahmed Aslan'ı yeniden canlı olarak dinleyebilmek.  


Beni ne kadar sallarlar bilmiyorum ama ben de Depresan ve Meloş'u mimliyorum.


Fotoğraflar sırasıyla;
Karikatür pek tabii Radikal.
Geylikli'den kalkan Bozcada feribotu.
Cunda.
Urfa.

21 Aralık 2009 Pazartesi

3 Film 2 Kitap


Esasen popüler olan her şeye karşı son derece mesafeli bir insanım. O yüzden çok tutulan dizilerin en çok ilgiyi toplayan  oyuncuları ile yapılan filmlere de mesafeli olmayı tercih ederdim. Fakat birine hadi kafa dağıtalım diye gittik diğerine de kardeş seçimi ile gidince Neşeli Hayat ve Vavien'i izlemiş olduk. Avrupa Yakası ve Çok Güzel Hareketler Bunlar'ı  izlemişliğim yoktur. Fakat Pazar günleri anneme uğradıysak küçük kardeşimin kahkalar eşliğinde izlediği Çok Güzel Hareketler Bunlar şeysine gıcık olmaktaydım. Çünkü beni hiç ama hiç güldürmüyordu.




Neyse sondan başa gidelim Vavien'den başlayalım. Vavien elektrik ile ilgili bir terim. Filmde ne olduğunu öğreniyorsunuz. Küçük şehirdeki insanların mutsuzlukları etrafında gelişen olayları anlatıyor film. Kocasını çok seven, iyi dolma saran, leziz kıymalı pideler yapan Sevilay, 20 yıllık evliliğinin sonunda her sabah Sevilay'ın yanında uyanmaktan mutsuz olan, gönlünü Sibel'e kaptırmış, Sevilay'dan kurtulmanın planlarını yapan, gayet kötü denecek bir koca Celal. Bu mutsuz karı kocanın tipik bir ergen olan oğulları. Bir de abi ve vekil var. Abi Neşet Ertaş ile karşılıklı saz çalıp rakısını yudumlamaktan keyif alan yalnız bir adam. Vekilin tek derdi ise Sevilay'ın sarmaları. Oyunculuklar çok başarılıydı. Hele Binnur Kaya benim gözümde aşmış bir kadın. Oradaki o zavallı, tek dileği kocasının onu yeniden sevmesi olan, babasına karşı kocasını küçük düşürmeyen, kocasının tüm entrikalarını görmeyen ya da kabullenen sinik kadın rolünde gayet başarılıydı.Filmin mutlu sonunun para ile gelmesi manidardı. Celal tüm mendeburluklarından sonra parayı bulunca nasıl öyle değişiverdi.






Neşeli Hayat büyük şehrin insanlarının mutsuzluklarını anlatıyordu. Günde 40 TL kazanmak için sabahın köründe yollara düşüp o gün payına ne düşerse-terlik ya da noel Baba- o olan Rıza, dikiş diken yemek yapan ve çocuk sahibi olmak için tüm umudunu  bir kaşık bala bağlamış Ayla,  bencil, kendi istekleri dışında hiçbir şey düşünmeyen sevdiği kızı almakla kafayı bozmuş, tam dayaklık olan Ayla'nın erkek kardeşi Lokman,Lokman'ın sevdiği kızın ilginç ailesi, mutluluk zincirinin hormonlu mutluluk aşısı yapılmış elemanları,kahve ahalisi. Yılmaz Erdoğan'ın diğer filmlerinden çok daha farklı, aynı tadı vermeyen ama anlatmak istediğini iyi anlatan bir film olmuş Yılmaz Erdoğan ve Ayla rolündeki Büşra Pekin süperdi. Birde mekanlar çok iyiydi. Halk otobüslerine yetişme telaşesi, varoş bir evin içinde olması gereken tüm detaylar çok başarılıydı.Bu filmin finali de para ile gelen saadete bağlandı gibi geldi bana.




Ponyo yine bizi güzel dünyalara götüren bir Miyazaki filmi. Bu sefer bolca denizin altını görüyoruz. Bir tarafta insanların kötü olduğuna karar verip insan olmaktan vazgeçmiş bir baba, fantastik bir anne, ve onların çocukları Ponyo. Diğer tarafta denizci bir baba,çok çılgın bir anne-deli gibi araba kullanıyor-  saf temiz ve sevgi dolu Sosuke. Huzurevinde zaman öldüren bir grup yaşlı teyze.Önce tek başıma izledim sonra kuzu ile izledim.Kuzunun yorumu; 'güzel ama diğerleri kadar başarılı değil yani biraz çocuk filmi gibi' Ama ben Miyazaki ne yapsa peşinen beğenme niyetindeyim.




Bu ay ne kitap okuyacağımıza karar verme sırası bendeydi. Ben biraz kolaycılığa kaçarak yeni başladığım kitabı tavsiye ettim kızlara. Sartre'nin Duvar'ını okuyacağız. Dün gece itibariyle de bir haftadır elimde şekilde şekile giren Sahilde Kafka bitti. İlk kez Haruki Murakami okudum. Peren İmkansızın Şarkısını bitirmişti. Onu da merak ediyorum ama şu sıra Murakami'ye ara vereceğim. Kitap bir hayli ilginçti. Metafordan metafora sürüklüyor okuyucuyu. Oedipus Kompleksi,Hansel ve Gretel'i anmalar,kaderden kaçışın pekte mümkün olmadığı,ilginç karakterle dolu bir kitap. Altını çizdiğim bir kaç satır;

'İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur'

'İnsanın yaşamı hangi şekle girerse girsin, solucandan bir adım öteye geçmez'

'Senin dışında olan bir şey içinde olan bir şeyin yansıması; senin içinde olan bir şey dışında olan bir şeyin yansımasıdır. İşte o yüzden de, kendi dışında bir labirente adım atmak yoluyla, kendi içindeki labirente de adım atmış olursun. Bu da, çoğu durumda bir hayli tehlikelidir'

'Anılar, insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. Fakat aynı zamanda insanın içini lime lime de edebilirler'

Benden bu kadar blog. 

17 Aralık 2009 Perşembe

Korkma Ben Varım






Kitap biteli uzun zaman olsa da biz bir türlü bir araya gelemediğimiz için bu akşam konuşacağız Korkma Ben Varım'ı. İnsanın ilk kitabının iyi bir çıkış yapması ikinci kitabında onu bir hayli zorlayan bir şey olsa gerek. İlk kitabı başarılı olan Murat Menteş ikinci kitabında o tadı, o başarıyı yakalayacağım derken biraz saçmalamış. Peki, haksızlık etmeyelim ama onca benzetme, onca alıntı, onca karakter okuyucu için yorucu olmuş.Ben her şeyi bilirim, çok okurum, çok film izlerim mi demek istemiş okuyucuya. Ordan orada zıplayıp bir karakteri kafanda oturtmadan öbürüne geçip seni sürekli şaşırtırım  okuyucu demek istemiş belki de. Bilemiyorum.  Kibir mi kasıntı mı,  bildiğin her şeyi göze sokma duygusu mu nedir o bilmem ama samimiyetten uzak bir şey olduğu kesin. Kitabında dediği gibi:

'İnsan, kendi samiyetinin altını çizmeye kalkıştı mı, ister istemez üstünü de çiziyor. Samimiyet, mahremiyetle mukayyet olsa gerek'

Ben de kitaptan alıntının alıntısını yaparak huzurlarınızdan çekiliyorum.Son söz her şeye rağmen Müntekim Gıcırbey'in Şebnem Şibumi'ye yazdığı mektuplar güzeldi be. Hele ki mektupların bitiş cümleleri;

 'Dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum''

'Öpüyorum gözkapaklarını, diz kapaklarını, kalp kapakçıklarını'

' Öpüyorum gülüşünün bütün kıyılarını' *

'Evlenmek erkeğin intiharıdır'

'Mutlu evliliğin sırrı henüz bir sırdır'

' Aşk çiçeğinin gübresi paradır'

'Özgürlük hala riskli bir ayrıcalık'

' Bir insanı anlamak istiyorsanız, öncelikle insanlar hakkında bildiğiniz her şeyi ama her şeyi unutacaksınız'  Carl Gustav Jung

'Deli dostunu bulamayan kimsedir. Yalnızlık deliliğin hammadesidir. Bir muhatap bulunca deliliğin çemberinden çıkarız'

'Birbirimizi oyalamak kibarlığın yegane yolu oldu'

'Deliler kendilerine acı veren şeye teslim olmuşlardır' Fernando Pessoa (Huzursuzluğun Kitabı)* 

'İntiharı hariç tutarsak, hayatta en ciddi karar çocuk sahibi olmaktır' Thomas Szasz (Vahşi Lisan) *

'Aşktan, zincirlerden ve çözemeyeceğimiz diğer şeylerden bahsetmeyelim artık' Leonard Cohen

'Hayat yalnızca ölülerin cevaplayabileceği bilmecelerle doludur' Don Vito Cascio Ferro

' Bilmek iyidir baba lakin sevmek kadar değil'*

 

10 Aralık 2009 Perşembe

Gelen Benim









"ben memleketi kurtarmaya gidiyorum
sen akşama cinnet pişir."*




Ben eve dönerken yağmur yağmaya başlasa hiç durmasa.Eve gitsem Sıdıka ile battaniyenin altına kıvrılsak fonda Gelen Benim çalsa. Ben yeni başladığım Sahilde Kafka’yı okusam. Zaman geçse, geceye teslim olsak. Yağmur devam etse hiç dinmese. Sabah olsa diğer tüm sabahlardan daha umutlu uyansak. Fotoğraftaki çocuklar gülümsese.






pınarından özgürlüğün al bir yudum,
çek bir soluk rüzgârından sevdamızın.
seni benden ne bu kapı, ne bu duvar ayıracak,
seni bu kara kara gelen ölüm.
…………


ben geldim mi kalkacak sabahları bütün çocuklar karınları aç;
uyuyacak geceleri bütün çocuklar karınları tok,
ben geldim mi.



*Şiir Küçük İskender. 
**Fotoğrafı Zeyrek'te çekmiştim. 
***Ek bir bilgi: İzlemek isteyenler için bu akşam TRT 1'de Mommo Kız Kardeşim var.


9 Aralık 2009 Çarşamba

Up



Bir defterimiz olsa gitmek görmek istediğimiz yerleri, yapmak istediklerimizi yazsak yaşadığımız sürece yazılanların ne kadarını gerçekleştiririz. Hepsini gerçekleştirip yeni ülkeler yeni hayaller mi ekleriz, yoksa o hayaller defter sayfasında sadece birer satır olarak mı kalır. 




Up (Yukarıya Bak) bunlardan dem vuran bir film. Biraz geç kalmışlıkla eksiklikle de olsa hayallerin gerçeğe dönüşmesinin güzelliğini anlatıyor. Tatlı-huysuz ihtiyar  Carl Fredricksen’in yıllarca ertelediği hayalini -birazda eşi adına- gerçekleştirmek için Cennet Şelaleleri’ne yolculuğunu ve bu yolculukta yaşanan maceraları anlatıyor

Konuşan köpekler,uçan ev,sevimli köpek Dug hele Russel diye bir  karakter var ki küçük, tombiş, çok güzel bir kalbi olan, sevimli  bir çocuk. Russell’in  Kevin ismini verdiği kuşu kurtarmak için çırpınışı onunla diyalogu göz yaşartacak kadar güzeldi.


Geçen hafta Motosiklet Günlüğü’nü -geç kalmış olsamda- izleyince zaten alıp başımı gitme moduna girmiştim. Dün bu filmi de izleyince hepten kaçasım geldi. Neyse bir gün, daha fazla ertelemeden, çok geç kalmadan gideceğiz gitmek istediğimiz o güzel yerlere. Türkiye’de görmeyi istediğim az yer kaldı sanırım. Ama yurtdışı için Hindistan, İspanya, Suriye listemin ilk üçünü oluşturuyor. Bakalım hayat neler getirir ne gösterir.


Test sonuçları beni bir hayli üzmüştü Internette okuduklarım, sevgili blog arkadaşlarımın tecrübeleri ile biraz sakinleştim. Bugün yeni bir doktora gittim. Diğer doktorum ne kadar temkinli ve Sıdıka’nın gitmesi konusunda netse yeni doktor da bir o kadar rahattı. Hatta sanki fazla rahattı. Hiçbir şeycik olmaz yeni bir teste gerek yok. Ev kedisinden bir şey geçmez dedi. İkisinin söyledikleri iki uçta olunca biraz kararsız kalsam da şu an için Sıdıka nın gitmesi yönünde bir karar vermeyeceğim. Ama bir sonraki muayeneler için hangi doktora devam etmeliyim o konu da kararsızım.Böyle işte.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Bana biraz umut ver



Tokat'ın Reşadiye ilçesi Sazak Köyü yakınlarında teröristler, devriye görevi yapan jandarma ekiplerine pusu kurdu. Teröristlerin ateş açması sonucu şehit olan askerlerin sayısı 7'ye yükseldi, 3 asker ise yaralandı.

Sağlık Bakanlığı, domuz gribinden son 4 günde 55 kişinin daha öldüğünü, hayatını kaybedenlerin sayısının 296'ya yükseldiğini açıkladı.


İstanbul Küçükçekmece'de İEET  otobüsüne molotofkokteyli atılması yüzünden yanarak ağır yaralanan Serap Eser, hayatını kaybetti. Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık ve Kronik Yara Tedavi Merkezi yoğun bakım servisinde tedavisi süren 17 yaşındaki Serap Eser'in sabah saatlerinde hayatını kaybettiği bildirildi

DTP'nin İmralı'da ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılan bölücübaşı Abdullah Öcalan'ın cezaevi koşullarını protesto amacıyla bugün Diyarbakır'da düzenlediği gösteride olaylar çıktı, Polisin müdahale ettiği olaylarda arbede yaşandı. Diyarbakır'daki olaylarda kurşunla yaralanan 23 yaşındaki üniversite öğrencisi Aydın Erdem yaşamını yitirdi

Bugünün gazete başlıkları bunlar. Bu haberlerin sıkıntısıyla içim daralırken doktorum aradı. Cuma günü yapılan Toksoplazma testinin sonucunu söyledi. Sonuç negatif ve bir değerim yüksek. Sıdıka’dan enfeksiyon kapmış olabilirim. Düşük riskini ölçmek için birkaç hafta sonra yeniden test yapılacak. Doktorun söylediğine göre hemen bugün Sıdıka evden gitmeli  ve ben  artık kedilere dokunmamalıyım….Her sabah öpücükleriyle uyandığım her akşam beni kapıda karşılayan sevgi kumkumam artık olmayacak mı? Kim bakacak ona. Bakan bulsam bile napcak bensiz. Ben onsuz napcam. Bebeğe de enfeksiyon bulaştıysa ne olacak.Başka bir doktora daha danışmalı mıyım. Sorular çok cevapları yok. Ağlamaktan kendimi toparlarsam mantıklı düşünmeye çalışacağım. Nasıl olacak tüm bunlar bilmiyorum….

5 Aralık 2009 Cumartesi

Zeki Demirkubuz Haftası



Aralık ayında Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde Zeki Demirkubuz filmleri gösterilecek. İtiraf, Bekleme Odası, Kader ve Masumiyet. İzlemeyenler ve yeniden izlemek isteyenler için son çağrı. Peren İtiraf için bir fırsat bize.


http://www.kultursanat.org/bulten/12.2009/

Aile öldürür, yaşam da!






Sabah gazeteleri karıştırırken Radikal Kitap'ta gördüm çokta merak ettim. Aile nedir sorusunu sorduran bir kitaba benziyor. Nedir aile; liman,sığınak,kuyu,çukur,dost,düşman....Aşağıdaki yazı Radikal'den. Üşeniyorum ve link vermiyorum. Güneşli bir Cumartesi var dışarıda. Bırakın kitabı linki havanın tadını çıkarın.

'Kimseye, kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü hiç kimse hak etmiyor' dedirtiyor Yalçın Tosun karakterlerinden birine. 'Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'de yer alan öyküler, kitabın isminin ağırlığını taşıyor ve bunun hakkını fazlasıyla veriyor. Yazarın yarattığı karakterler kimi zaman ailelerinin 'güvensiz' tarafıyla tanışıyor, kimi zamansa çocukluklarının delici zamanlarıyla yüzleşiyorlar


Bir çukur gibi... Yok yok, ‘gibi’ değil çukurun ta kendisi. Artık eminim, bu kitabı okuduktan sonra ‘aile’ için çukur benzetmesini yapabilirim. Hayatın hoyratlıklarından kaçıp saklanılabilecek güvenli bir çukur... Ya da tam tersi, tekinsiz anlarla tanışılan karanlık mı karanlık bir çukur... Bir çocuğun ailesini seçme şansı olmadığına göre, güvenli bir çukura mı yoksa karanlık bir çukura mı düştüğünü bilmesi imkânsız... Bilmek için çaresiz tecrübe edecek. Gerçek babalarını bilmeyen çocuklar, kocalarını aldatan kadınlar, yeğenlerine tecavüz eden enişteler, babalarını öldüren erkek çocuklar çıkacak ortaya, eğer düştükleri karanlık bir çukursa. Bir gün o çukurdan çıkmayı başaracaklar belki ama orada yaşadıkları, her adımlarına sirayet edecek. Hepsi kendi öyküsünün ‘huzursuz’ kişisi olacak. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler olacak hayatlarında. Tıpkı Yalçın Tosun’un öykülerindeki karakterler gibi. Tosun, kitabında ailesinin ya da yaşamın karanlık çukuruna düşenlerin öykülerini anlatıyor.

“Ah ne kadar benzerdik yalnızlığa”

Unutulduk Bak Sevgilim. Yıldırım Türker

Saliha

Bağırıyormuş annem mutfaktan, duymuyorum. Neden uyuyup da uyanamıyorum? Her sabah aynı şey, kalkamıyorum kolay kolay. Sanki kemiklerimden çıkan, görünmeyen sarmaşıklarla bağlanmışım yattığım divanın demirden ayaklarına. İstesem de kalkamıyor, buz gibi soğuyorum. Bu şehrin sabahlarına uyanmak istemiyorum.

Birkaç zamandır rüyalarımda beni ziyaret eden küçük kızın önünden ayrılmadığı mavi pencere ile üstünden çıkarmadığı o gülkurusu hırkanın yarattığı uyuma takılıyorum. Sanki beni rahatlatan tek şey bu. Delirmemek için bulduğum ve o en korkunç anda sığındığım sakin yer bu iki rengin tam ortası. Kızın kocaman gözleri üstüme dikilmiş, ama meraktan değil, bu görülüyor. Haksızlığa uğramış da acısını benden çıkarmak istermiş ya da beni benden iyi tanırmış gibi bakıyor. Yüzünde anlamını çözemediğim bir ifade ve tanıdık gelen bir şeyler var. Hiç ağlamamış mı bu çocuk? Hiç koyuvermemiş mi kendini? O boyaları soyulmaya başlamış mavi pencerenin önünde durarak ve gözlerin üstüme dikerek kötü kötü bakmak dışında hiçbir şey yapmıyor. Her gece gelip sabaha kadar benimle kalıyor. Arada başını öne eğiyor ama anlıyorsunuz ki kötücül bir duruş bu, korku veriyor.

Birden bir tüfek geceyi delen bir çığlık misali içimde patlıyor, kız yerle yeksan. Yatağımdan yüreğim ağzımda zıplıyorum.

Birazdan kalkıp bankaya gideceğim yarım gün çalışma zımbırtısı çıkardılar başımıza. Normalde cumartesileri hiç kalkmam yataktan. Çocukluğumun en mutlu günlerini köyün o en uzun, böcek sesleriyle dolu serini güzel gecelerini hatırlamaya çalışırım. Sisler arasında bazı yüzler belirir sonra. Bazı adlar yankılanır, ıhlamur kokularını titreterek yayılır yeşilliğe: Sinan, Cevher. Çocukluğumu paylaştıklarımın yanında olmak isterim. Bir zamanlar olduğum kişi olmak...

Sonra birden yine küçük kız düşer aklıma. Bir yerlerden tanıdık gelen tedirgin edici iri gözlerini, korkular zaman geride kaldığında bıraktığı buruk tadı, kendimi ve bana çok uzakmış gibi gelen geçmişi düşünür oyalanırım... Kitaptan



ANNE, BABA VE DİĞER ÖLÜMCÜL ŞEYLER
Yalçın Tosun
Yapı Kredi Yayınları/2009
88 sayfa
7 TL.

1 Aralık 2009 Salı

Gidenlerin Ardından



Şarkı bitti
Üzgünüm çokca üzgün....


Hafızam beni yanıltmıyorsa 2005 yılıydı. Tarık Zafer kültür merkezinde bir söyleşin olacaktı.Ben daha gençtim daha heyecanlıydım. Filmini çok beğendiğin birini yakından görme telaşı ve korkusu ile yürüdüm İstiklal'i. Belki de o söylemlerin, o sıcak filmin aksine burnu havada bir adam bulacaktım karşımda. Gençlerin doldurduğu bir salona tam da zamanında giriverdin. Öyle sıcak öyle samimiydinki. Sanki hep tanıdığımız bildiğimiz biri. Hayallerinden bahsettin. Biz dinledik seni. Salondan çıkarken belki herkesinde aklında hayır hayallerimi ertemeleyeceğim. İmkansızlık bahanesinin arkasına saklanmayacağım düşüncesi vardı. Kaç kişi sadık kaldı hayallerine. Ben kalamadım. Ama yine de o konuşmanı o içtenliğini asla unutmadım. Gittiğin yerler güzel olsun. Dualarımla...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Mommo Kız Kardeşim




Bir gün yolda yürüyordum, bir şarkı duydum, kalbim acıdı.*


Atalay Taşdiken taş kesen kalbimiz belki yumuşar diye mi yazıp-yönetmiş. Erkan Oğur’ da olur da o taştan kalp yumuşarsa iyiden iyiye birde sızlasın diye mi yapmış müziklerini. Görüntüleri akıp giden, diyalogları çok samimi, müzikleri muhteşem bir filmdi.

İzlerken Kemalettin Tuğçu’yu hatırlatsa da yaşanan trajedi çok fazla sömürülmeden anlatıldığı için belki de bu kadar sarsıcıydı. Bir çocuğun en güvenli sığınağı ailesi değil midir? Anneleri ölmüş, babaları onları terk etmiş iki kardeşin hikâyesi. Ahmet ile Ayşe. Sert mizaçlı ama torunlarına karşı şefkatli dede, artık çocuklarından vazgeçmiş kayıtsız bir baba, sadece kendi çocuğuna sevgi verebilen hoyrat üvey anne, acımasız mahalle çocukları, çocuklarla arkadaş olmayı başarabilen mahalle bakkalı,-bir akrabalık durumu vardı ama anlamadım- uzakta olsa da çocukları yanına alabilmek için çırpınan bir teyze. Tüm bunların içinde aslında birbirlerinden başka kimsesi olmayan 2 kardeş. Seksek oyunları, mahalle kahvesi, sokak aralarındaki kadınların dedikoduları, köye gelen mektuplar, dedenin ağzından mektup yazmak, bir bisiklete sahip olabilmenin mutluluğu. Ama en çokta çaresizlik dönüp dolaşıp insanı sarmalayan o çaresizlik. Dedenin 2 yıl daha yaşamayacağı düşüncesiyle hareket etmesi. Ve o iç sızlatan ağlatan final sahnesi. En çok üzen  filmin gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekildiğini bilmekti.

Bir tarafta her dediği yapılan bin çeşit oyuncağı olan ama onlarla oynamayıp bin birinci oyuncağı isteyen kapris küpü ilgi budalası çocuklar. Tabii bu çocukların suçu değil. Diğer tarafta saçının okşanmasına hasret çocuklar.

Geçen gün Levent’te gittim bankaya. İşyerim  yakın olmasına karşın plaza fobisi olan bir insan olarak çok korkuyorum oraya gitmekten. Neyse bankada işim  tam öğle yemeği saati başlarken bitti. Dönüyorum şirkete. Plaza insanları da yemeğe gidiyorlar. Tam o sırada ışıkta bekliyorum. Plaza insanları arasında bir kadın da karşıdan karşıya geçiyor. Kucağında kirden yüzü görülmeyen bir çocuk. Çocuğun ağzındaki emzik yere düştü. Kadın eğildi emziği aldı ve tekrar çocuğun ağzına verdi ve muhtemelen dilenmek için caddenin bir köşesine oturdu. Hijyen delisi, çocuğunu cam fanusa koymak isteyen anneler. Çocuğun sağlığını düşünmeyen anneler. İlgiden sıkılmış çocuklar, ilgi yoksunu çocuklar. Dünya dönüyor işte tüm bunlara rağmen, dönüyor dönüyor.

bir değil miyiz ki
herkes şanslı doğmuyor
doğmuyor niye*


Umay ve Kazım Koyuncu düeti.
Özlem Tekin

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hoşgeldin Bebek




Sen doğum günü hediyem misin?
Diyelim ki hoşgeldin.


Sen bahane ara dur bakalım. Kendince bir sebep bulup ona mı tutunacaktın. Bulduğun sebep senin için bir sığınak mı olacaktı? O senin sebep bulmadı beklemeden sana sormadan geliverdi. Tüm sorularına cevap olmayı umud etti belki de.

Dün benim doğum günümdü. Ben yaşlanıyorum diye korkarken o bana yürünecek uzun bir yolum olduğunu göstermek için dâhil oldu hayatıma.

H.sonu kaç tane pasta kestim kaç mum üfledim. Ne çok gülen yüz gördüm. Kaç kez şükrettim Ben böyle hoyratken onlar ne kadar zariflerdi.

Büyüyecek miyim şimdi. Büyümek istemiyorum. Sen gel yaramazlıklarıma eşlik et. Baban bu sefer daha küçük bir uçurtma yapsın. Beraber yarıştıralım uçurtmalarımızı. Büyükannenin bahçesindeki çilekleri birlikte aşıralım. Balkona oturup tüm sokağa köpükler üfleyelim. Buralarda tozpembe bir hayat yok ama gel birlikte direnelim,  beraber baş kaldıralım tüm haksızlıklara? Ne yaparsak yapalım hiç büyümeyelim hiç uslanmayalım olur mu?

Bir dedektif titizliği ile tüm ipuçlarını birleştirip artık bloğumu keşfetmiş olan kuzuma. Ne kadar iyi bir baba olacaksın. Seni şimdiden kıskanıyorum.

Yanımda olmayınca telefonda cıvıldayan, yanımda olunca etrafı çiçek bahçesine dönüşten dostlarım. Blog açıp yazmaya üşenen Şekerfare ve  Depresan’a.

Benden daha heyecanlı elinden gelse beni kucağında taşıyacak olan kardeşime, ilk kez teyze olacağı için ortalığı ayağa kaldıran ablama, bu kadar sevineceğini asla tahmin etmediğim ketumluk abideme ve onun kadar iyi anne olabilmeyi istediğim anneme.

İyi ki de varsınız.


Hamilelik insanı duygusallaştırıyormuş. Hahahaa ben biraz erkenden mi başladım nedir ayol. Çocuğunun gazından, kakasından, mamasından bahseden bir anne olmak istemem ama ilk günden bloğu sapıttırdım.

Fotoğraf masamın hallerinden.

17 Kasım 2009 Salı

Bak içime

Bugün kendime Ece Arar’ın kitabını sipariş edeceğim. 40 bahanenin içinden belki kendime bir bahane bulurum umuduyla. Benim bahaneye ihtiyacım yok mecburiyetim var kimsenin başına gelmeyen abuk subuk sağlık sorunlarım var. Ama belki bu kitapla kendime bir bahane bulursam mecburiyet –ki gayet çirkin geliyor kulağa- fikrini isteğe çeviririm. Yarın öbür gün çocuğum olsa ve benim bloğumu okusa annem beni istememiş diye depresyona girsin bana gıcık olsun istemem.

Korkma Ben Varım Cumartesi günü bitti. Sonlara doğru eğlenceliydi. Bakalım kızlarla h.sonu kritik edeceğiz onlar nasıl bulmuşlar. Kazanan Yalnızdır’la flört ediyoruz. Şöyle bir göz gezdirdim başlasam mı diye. Kararsızım.


Sinemaya gidemedik. Evde yatılı misafirlerimiz var. Onları da gittiğimiz her yere sürüklemek istemiyoruz. Evde yalnız bırakıp sinemaya gitsek ayıp olur diyoruz. Erteliyoruz şimdilik. Ben zaten üşüme sezonumu açtım. Sıdıka’yı da koynuma alıp bahara kadar battaniye altında yatasım var.

Kapalıçarşı diye bir dizi var. Aaa yok sadece duydum dizi izlemiyorum filan değil. Evde televizyon olsa oturur gayet güzel tüm dizileri izlerim. Ama zaten bu sebeple televizyon almadık. Dizilere ayıracağımız vakti birbirimize, kendimize ayırıyoruz. Ben yine de Bu Kalp Seni Unutur mu yu netten takip ediyorum. O ayrı bir yazı konusu. Neyse işte Kapalıçarşı dizisinin dün yayınlanan bölümünde Olgun Şimşek bir türkü söylemiş çokta güzel söylemiş. Sabahtan beri dönüp dönüp dinliyorum. En vurucu kısmı;

Bak içime gör beni
Tut elimden yak beni
İstemezsen bu aşkı
Otur baştan yaz beni

13 Kasım 2009 Cuma

Bir uyansam uykumdan


Uyku mahmurluğu tadında geçti bu hafta. Okuduğum kitabı bitirmek istiyordum bitmedi. Kıskanmak’ı izlemek istiyordum üşendim. Sinemaya gitme konusunda çok üşengeç oldum. Esasen şu sıra her konuda üşengecim. Her şey birikiyor bakalım nerden patlayacak.

Yeğenlerle kurabiye yapmak bir nevi terapidir. Teyce ben çiçekli yapcam teyce ben kalpli yapcam deyip kuş gibi cıvıldayan 2 varlıkla yapılan kurabiye en lezzetli kurabiyedir.


Kızlarla sinemaya gidecektik bu akşam. Seçim; Kıskanmak’tı. Fakat ben boşverin sinemayı oturup dedikodu yaparız diye ayarttım. Böyle bir insana dönüştüm ben. Onlar 6’da çıkan şanslı bıdıklar olarak Taksim yollarına düştüler bile. Ben 7'yi beklemekteyim.

Hadi bitsin bu Cuma da uyanayım uykumdan.

Fotoğraflar; 
Sohbahara direnen balkonumuzdan.

Annesi gibi bulduğu her yere kıvrılmaya meraklı Sıdıka’nın uyku halleri. Uyuz Cadı' nın Bal'ının fotoğfarlarını görünce aklıma geldide, bu kedi milleti ne çok uyuyor kardeşim.

10 Kasım 2009 Salı

Sözcüklerim varmıyor uzaklarına



Yazılanları okumayacak şarkıları dinlemeyecek o kişiye…

Havanın kararması bünyede efkâr yapıyor. Gündüz saklananlar karanlıkla ortaya çıkıyor. O süslü araba kabağa dönüşüyor. Masallar gerçek olmuyor. Eve giden bütün yollar uzuyor. Ve ben o yollarda kayboluyorum. Yani işte anlasana gelemiyorum sana. Gelsem ne olacak, şarkıda dediği gibi ‘sözcüklerim varmıyor uzaklarına’… Bir sigara yakmak efkârı dağıtmak sen olmadan efkâr nasıl dağılacaksa. Zaten ben sigara içmiyorum ki. Bir konsere gidip avaz avaz bağırarak şarkı söylemek istiyorum. Duman konserine gidip Kaan’a eşlik etmek istiyorum. Hiçbir yere gitmeden karanlık bir odaya saklanıp ağlamak istiyorum. Şiir okuyup canımı yakmak istiyorum. Tüm yıllık izinlerim bitmişken izin alıp kaçmak istiyorum. Çünkü dedim ya yani işte şarkıda diyor ya; sözcüklerim varmıyor uzaklarına. Cemal Süreya düşüyor aklıma. Üniversite yıllarında kutsal kitap gibi düşürmezdim elimden Sevda Sözlerini. Cemal Süreya işte üniversite yıllarından çıkıp geliveriyor. Ve diyor ki; Biliyorum sana giden yollar kapalı…Öyle mi gerçekten.



Fotoğrafı Adıyaman'a giderken yol üstünde çekmiştim. Efkarlıyım ama sorumluluk sahibiyim. :)

Gidebilir miyiz dersin?







Yaz geri geldi ama ben üşütmeyen sonbahardan yanayım. Korkma Ben Varım haksızlık etmek istemesem de küçük çapta bir hayal kırıklığı. Dublörün Dilemması’nda her sayfada kendini hissettiren o kıvrak zekâ bu kitapta hala zekiyim ve bunu göstermeliyim endişesi ile biraz kasıntı bir hal almış. O, ben her şeyi bilirim tüm bilgimi sergilemeliyim tadındaki betimlemeler zaman zaman içimi baysa da okumaya devam.

Hayatımın en kısa cümlelerini barındıran günler geçiriyorum. Birkaç günaydın birkaç iyi akşamlar, mecburi iş konuşmaları ve Sıdıka ile küçük muhabbetlerimiz dışında kendi sesimi duymuyorum bile.  Ve dönüp dönüp aynı şarkıyı dinliyorum. Beni okumayacak ve şarkıyı dinlemeyecek birine mesaj kaygısı endişesi ile;


İki bilet istemiştim ortalardan
Sen almışsın uçurumun kenarından
Ücretsiz izinlerdeyim taa başından
Bir kere sevmek çok  değil
Can tenden geçmeden

Söyleş bakalım
3 günlük ömrünle,
Herkes memnun kendinden öyle ya da böyle
Ne testler çözdük biz
Ne yanlışlar bulduk
Ne özetler okuduk da
Ne çoktan seçildik

Bu yalnızlar liginde her sene üst üste
Şampiyon olmuşuz da
Kupalara doymuşuz da
Üstelik tanışmışız da
Bir Kadıköy akşamında
Gidebilir miyiz dersin
Buradan uzaklara
Buradan uzaklara

İş sahibi olursun,
Bir sevgili bulursun
Ana haber
Sana yeter
Günün birinde
Bir mucize beklersin sessiz evlerde
Törpülenir cesaretler zamanın içinde

Evini kolay buldum
Yolda sordum
Vezirleri harcamışlar
Şahlarla mat oldum
Ne testler çözdük biz
Ne yanlışlar bulduk
Ne özetler okuduk da
Ne çoktan seçildik




Fotoğrafı bir arkadaşım Edirne-İstanbul arası bir yerlerde çekmişti. 








9 Kasım 2009 Pazartesi

Belki alışman lazım


Biraz alıntı biraz şarkı ile bugün susma hakkımı kullanıyorum.


"Kendi kendinize sorun: Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak... İnsan buna alışabilmeli."
(Rainer Maria Rilke/Genç Şaire Mektuplar)



Orada bir kadın var
Kadının içi dapdar
Beyni başı patlar
Kendinden geçer...
Onu bunu bilmez
Görmeden inanmaz
Kendinden geçer...

Yeter... yeter...

Yalnız mı kaldın?
Bir tek sen mi varsın?
Yalnız mı kaldın?
Belki alışman lazım yalnızlığa
Belki katlanman lazım...


Fotoğrafı 2 yıl önce netten almıştım. Özlem isminde biri çekmişti.

3 Kasım 2009 Salı

Film arası


Reha Erdem’in tüm filmlerini seven, bazılarını defalarca izleyen biri olarak paylaşmak istedim. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde uzun zamandır gayet cüzi rakama film gösterimleri oluyor. Bu ay Reha Erdem’in filmleri gösterilecek. Tüm filmleri değil maalesef. Her haftaya bir film düşüyor. Bugün başlıyor gösterimler. Haftaya Çarşamba günü saat 6 da söyleşisi var. Söyleşiye gitmek, filmleri izlemek isteyenler olursa buyurunuz detayları içeren link;(sayfa 14/15)


http://www.kultursanat.org/bulten/11.2009/

2 Kasım 2009 Pazartesi

Birazcık kitap mı yine mi?





Bol yağışlı çok soğuk bir hafta sonu. Normalde hafta sonları benim dışarı çıkma krizim tutarken bu hafta sonu herkeste bir sinemaya gitme sevdası. Ben de azimle önce kuzuya sonra arkadaşlara direndim. 2 Dil 1 Bavul’a gitmek isteyen herkese evde film izleme seansı düzenleyip, salep ve mısır patlatma sözü verip ayarttım. Salep yapmayı unuttum ama şahane türk kahvesi içtik. Pek tabii ben yapmadım.

Tüyap’a gitsek mi gitmesek mi sendromu ile uyandık Pazar gününe. Ben biraz soğuktan, biraz gripten korkup vazgeçmek istedim ama kuzu bu sefer ikna olmadı. Grip oluruz bak çok kalabalık olur herkesten bir mikrop kapsak eve gelmeden ölürüz gibi felaket senaryolarıma aldırmadı. Gittiğimizde gördüğüm manzara utandırdı beni. Yağmura soğuğa aldırmadan çoluk-çocuk gelmişti insanlar. Fuara gitme aşkımız kitap okurken nereye gider Ey İnsan…

Kapıda kuzuya; ben öyle dip dibe fuar gezemem saat 6 da kapıda buluşalım deyip başladım dolaşmaya. Güya hiç kitap almayacaktım elimdekileri bitirmeden. Ay şuna azcık bakayım aa bir de şuna bakayım derken. Almışım yine birkaç bir şey. Tabii kuzu ile aynı kitapları aldığımızda olmuş.

Yine bol uykulu ve yoğun bir Pazartesi’ye başladık. Dışarıda yağmur içimde evde oturup Sıdıka’yı mıncıklarken yeni kitaplarımı karıştırıp salep içme isteği var.


Fotoğraflarda her şeyi yemek zanneden koca boğazlı Sıdıka yeni aldığım kitapları koklarken görülüyor. Ve yazdan kalma bir fotoğraf.Balkonda keyif yaparken.

27 Ekim 2009 Salı

Biraz kitap

Bu ayın okunacak kitabı Derviş ve Ölüm. Yaklaşık 500 sayfalık bir kitap. Uzun süre elimde sürünecek gibi duruyor. Derviş ve Ölüm’ü temin edip başlayıncaya kadar boş kalmayayım diye Durulmayan Bir Kafa’ya başlamıştım. Uzmanlık alanı manik-depresif hastalıklar olan, kendisi de 17 yaşından beri manik-depresif hastalıklardan muzdarip bir profesörün rahatsızlıklarıyla savaşını anlatıyor. Yeni başladım sayılır. Derviş ve Ölüm’ü sabah biraz karıştırdım. Küçük bir alıntı ve en kısa zamanda okuyabilme temennisi…

‘Yeryüzünün bize eğilimi yoktur. Şimşekler, dalgalar bizim için değildir, biz onların içindeyiz. Kendi öz yurdu yoktur insanın. O, kör güçlerden aşırır yurdunu. Yeryüzünü mutsuzluktan başka bir şey vermeyen acayiplikler konutu olabilir yalnız, kimsenin olmadığı gibi bizim de değildir.

Fethettiğimiz dünya değil, ayağımızı koyacak bir parça yer,dağ değil, gözümüzdeki resim deniz değil, oynak sertliği ve üzerindeki yansımasıdır. Bize ait olduğunu sanırız. Sıkıca tutunduğumuz şey, yanılsamadır.

Bir şey içinde bir şey değil, çevremizdekilerle eşit olmayan, aynı olmayan, birleşmeyen varlığımızla bir şey içinde bir hiçiz biz. İnsan gelişimi, insanın kendi hakkındaki bilincinin yitirilmesine doğru ilerlemeliydi. Dünya da ay gibi, yerleşip barınılacak bir yer değildir. Başka yapılacak bir şey olmadığı için, gerçek barınağımızdır dünya diye kendi kendimizi aldatıyoruz. Anlayışsız ve obur kimseler için iyi bir yerdir dünya. Belki de geri dönmek, sadece göç etmektedir insanın çıkış yolu

—Hayır! dedi. Ciddi şeylerden söz ettiği için özür diliyormuş gibi başını sallayarak. Kendinin tersi olan birine dönüşmemelidir insan. Bu durumdaki bir insan için değerli olan şeyler, aynı zamanda kırıcıdır da. Bu dünyada yaşamak kolay değildir belki, ama yerimizin burada olmadığını düşünürsek daha kötü olur. Hem güçlü ve duygusuz olmayı arzulamak, uğradığı hayal kırıklığı yüzünden insanın kendi kendinden öç alması demektir. Çıkış yolu değil insanın erişebileceği her şeyden el çekmedir bu. Çok eski bir korku anlamına gelir bütün sebepleri inkâr etmek. İnsan denen yaratık, korktuğu için güçlü olmak ister, onun eski bir özelliğidir bu. Derviş ve Ölüm

26 Ekim 2009 Pazartesi

Diren dostum diren...



Dün akşam kuzunun tiyatrosu vardı. Ben de Sıdıka’yı alıp anneme geçtim. Yeğenler çok özlemişlerdi. Tabii yeğenler sevmek istedikçe Sıdıka yine kuytulara kaçıp kendini uykuya verdi. Kuzuyu almaya giderken nihayet arabaya alışan Sıdıka Hanım yan koltuğa uslu uslu kuruldu. Normalde ya ciyak ciyak miyavlayarak gelip kafama oturur, ya da ayaklarımın altına saklanmak ister. Bu sefer tam kontes gibi kuruldu. Her geçen gün biraz daha güzelleşiyor maymun. Şu sıra pencere sevdası başladı. Sabah 6’da çıkıyor cam kenarına miyav miyav susmuyor. Bir de geceleri üşümeyeceğini düşünüyorum ama ille de yorganın altında yatmak istiyor. Gece azcık dönüp onu rahatsız etsem ayaklarımı ısırıyor.

Umutsuz olmak istemiyorum ama zor günler bizi bekliyor gibi. Açılım sürecinde yaşananlar. Dün Beyoğlu’nda toplanan Türk Solu üyelerinin ve şehit yakınlarının son derece tehlikeli sloganları.. Facebook’takiler en korkuncu. Yıllardır aynı şirkette çalıştığımız insanların gerçek yüzünü görmek. Facebookta sürekli video linki verip, kıçlarının üzerinde oturarak ülkeyi kurtaracaklarını sanmaları dehşet verici. Bir taraftan grip mevzu ürkütüyor.

Arabanın Cd çaları bozulunca radyolu günlere geri döndüm. Çokta iyi oldu. Uzun zamandır dinlemediğim dinlemeyi unuttuğum şarkılar çıkıyor radyoda. Ben de pek bir keyif alıyorum. Geçen gün Özgür Radyo’da Diren dostum çıktı. Grup Kızılırmak’ın eski albümlerinde vardı. Yıllardır dinlemiyordum. Depresan’a ithaf ederek bugün listeme aldım.


böyle mi bitecek yazılan bu mu
amansız gidişin çaresi yok mu

gidecek yer mi kaldı
sığınacak yar mı kaldı
ağlayacak hal mi kaldı
diren dostum diren

biter mi sandın geçer mi sandın
kolay mı sandın sen
biter mi sandın kolay mı sandın
diren dostum diren

derdimiz bitecek, akacak suya
ölümlü dünya bu aslımız rüya

sen o yangın ormanında
sonum olsun kollarında
ben ölürsem yollarında
diren dostum diren

biter mi sandın geçer mi sandın
kolay mı sandın sen
biter mi sandın kolay mı sandın
diren dostum diren...

Fotoğraf Urfa’nın Yağmurlu Köyünden. Köyün adı Yağmurlu ama su bulmak bile lüks gibi. Orada o yokluk içinde sofralarını bize açan ekmeklerini ve yoğurtlarını bizimle paylaşan ailenin oğlu İbrahim’ in fotoğrafı. Sakız paketini elinde evirip-çeviren ne yapacağını bilemeyen, bizim ilgimizden sıkılan ve utanan İbrahim’in fotoğrafı.

22 Ekim 2009 Perşembe

Anti-Depresan

Bu kartı bana Depresan atmıştı. Yıl 99. Ben üniversitede öğrenciyim. Depresan bana düzenli olarak mektup yazıyor kart atıyor. Yalnızlığımı gideriyor. Bana yeniden kartlar atsana Depresan. Güzel şiirler yaz. Her zaman yanındayım yaz. Yaz işte bir şeyler.




Yoruldum


"İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejetaryen olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir..."

Mc.M.Zeylanovski


Mükâfat mı bekliyorsun. Başından konfetiler yağdırsınlar, el üstünde tutsunlar seni. Bu mu beklediğin. Neden çünkü sen iyi birisin. İnsanların kalbini kırmaktan korkarsın. Kimin başı sıkışsa, kim dara düşse hemen koşarsın yanına. Kimseler incinsin istemezsin. Sevdiklerinin gözünde bir damla yaş görmeye dayanamazsın. Neyse sorunları hemen çözülsün istersin. Elinden gelen ne varsa hemen yaparsın. Hiç düşünmeden sorgulamadan, karşılık beklemeden. Sadece insanlara mı? Sen tüm dünyaya karşı iyisindir. Klimayı açmazsın, deodorant sıkmazsın. Çöpünü sokağa atmazsın. Kağıt çöplerini plastik atıkları ayırır hepsini ilgili yerlere bırakırsın. Tüm hayvanları seversin. Yemeklerini atmaz onlarla paylaşırsın. Balkon kenarına ceviz koyarsın kargalar gelip alsın diye. Araba kullanırken herkese yol verirsin. Kornaya basmazsın. Kimseyi rahatsız etmeden yaşar gidersin. İyi birisindir sen. Sevdiklerine emek verirsin. Harcanıp gidiversin istemezsin.. Bir çiçeği büyütür gibi beslersin her gün sevgini. Kendini bile değiştirmeye çalışırsın bu uğurda. Bir şeyler değişir. Savaşırsın pes etmezsin daha iyi olsun diye uğraşırsın. Ama o sanki tüm bunları görmez bilmez gibi senin tüm çabalarını çöpe atar gibi geçer karşına; Yoruldum der…

Dümdüz kupkuru bir sesle mi söylese daha az can yakar, öfkeli ve isyankâr bir ses tonu mu? Ne fark eder ki. Sonucu değiştirir mi. Cümlenin kuruluş şekli. Yorulmuş. Yorgun düşmüş. Dün gece yeğenimle ödev yapıyorduk. Bir okuma parçası var. Onu okuyorsun sonra o parçada geçen 5- 6 kelimeyi sözlükten buluyorsun. Anlamlarını yazıyorsun. Sonra da içinde o kelimenin geçtiği cümleler kuruyorsun. Şimdi içimden içinde yoruldum geçen cümleler kurmak geliyor. İçinde yorgunum geçen şiirler/şarkılar. İçinden yorgunluk geçen sevgiler.

İyilikten yorgunluğa mı geldik. Ne alaka be. Takva filminde Muharrem (Erkan Can) karakterinin delirmeden önce söylediği bir söz vardı; 'Ben sadece iyi bir insan olmak istemiştim… Sadece iyi bir insan'. Ehh bir işe yaramıyor ki be yavrum. Sen iyi oldukça işler boka sarıyor.

20 Ekim 2009 Salı

Olmalı mı olmamalı mı?


Anne olmak ya da olmamak….


Ben anneliğin ille de yaşanması gereken aman şöyle yüce böyle şahane bir duygu olduğunu düşünmüyorum. Hayatımın hiçbir döneminde de anne olmayı aklımdan dahi geçirmedim, hayal etmedim, istemedim. Ama sanırım bu kadar isteksiz olmam sonucu -belki bir ceza bana- son zamanlarda yaşadığım rahatsızlığın tek tedavisi anne olmak. Farklı bir şeyler söylesinler diye bir sürü doktora gittim ama sonuç değişmedi. En kısa zamanda anne olunuz. Neyse konu benim anne olmam değil. Konu Sıdıka. Dünyanın tüm dertleri bitti bir bu mu kaldı diye düşünmekle birlikte kaç gündür aklımı meşgul ediyor. 15 gün sonra Sıdıka tam 6 aylık oluyor ve sanırım kısırlaştırma vakti geliyor. Tamam, onun sağlığı için huzuru için böylesi daha iyi kısırlaştırmazsak hırçınlaşabilir onun için de bizim için de zor bir süreç olabilir vs. vs. Ama acaba bir kez anne olmalı mı? Yani zaten onun en doğal hakkını gasp edeceğiz. Ama en azından bir kez anne olmasını sağlamalı mıyız? Sıdıka’yı aldığımız kişi böyle düşünmüştü. Ama şartları bize kıyasla daha müsaitti. Yani çalışmıyordu daha çok evde vakit geçiriyordu ve evi de müsaitti. Biz böyle bir ortam hazırladığımızda Sıdıka’nın 5 çocuğu olduğunu düşünürsek… Ne yaparım o kadar çocukla. Hepsini verebilir miyim? Versem üzülür müyüm? Biz Sıdıka’yı annesi ve kardeşlerimizden aldığımızda onlar çok sallamadılar bu durumu. Ama Sıdıka ilk üç gün resmen evin içinde ağlayarak dolaştı. Vermezsem 6 kedi ile ne yaparım. Sorular sorular sorular. Kuzenim bir arkadaşından kedi alacak. Henüz doğmadı alacağı kedi. Çocuk arkadaş çevresini ayarlamış. 4-5 tanesinin sahibi şimdiden hazır. Benim o kadar geniş bir çevrem yok. İnternete ilan versem bir faydası olur mu? Ben tüm bunlara dayanabilir miyim.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Saatçi Bayırı




Hırs ve Ceza dan sonra oluşan Ayça Şen fobisi ile okumaya başlamıştım Saatçi Bayırını. İlk 100 sayfada mız mızlanıp durdum. Üslubunu özensiz buldum. Sonraları pek bir sardı kitap ve dün kalbime kocaman bir fil hediye ederek bitti. Kalabalık bir aile. Hafif çatlak bir anane bir o kadar çatlak teyzeler dayılar. Onlardan daha çatlak komşular. Gürültülü konuşanlar,ağlayanlar,gülenler. Bazen ay bizimkiler gibi dediğim aile ilişkileri. Mutfakta fısır fısır dayıları ve ananeyi çekiştiren teyzeler. Bunların hepsini gözlemleyen bir çocuk. İnsan hayatının her döneminde çocukluğundan izler taşıyor. Bir koku bir mekan bir ses… Onca anıyı saklandığı yerden çıkartıyor. Kitap benim için biraz öyle oldu.




Benim çocukluğum bir apartman dairesinde geçti. Gürültücü komşular birlikte yapılan kahvaltılar. Tatlı dedikoduların yapıldığı ağlamaların da kahkahaların da paylaşıldığı anahtarların her daim kapıların üzerinde durduğu günler. O apartmandan 18 imde taşındık. Babamı kaybedeli birkaç ay olmuştu ve annem oradan taşınmanın hepimiz için daha iyi olacağını düşünmüştü. O zamandan bugüne ne zaman rüya görsem hep o evde olurum. Bilinçaltımın bir oyunu mudur, bir açıklaması var mıdır bilmem ama kardeşimin de benim de rüyalarımız hep o evde geçer.




Eski komşularımızla hala görüşüyoruz. En çok sevdiğim en uzakta olanı. Kitapta Suzi’yi okurken hep onu düşündüm. Annemin en yakın arkadaşıydı. Teyzemlerden ayrı bir yerde tutardım onu. Annem hep otoriter ağır ve mesafeli bir kadındı. O ise hep şen şakrak gürültücüydü. Eşi biraz rahatsızdı. O zamanlar depresyondu, şizofrendi yoktu tabi. Sinir hastası diyorlardı. Çocuk aklım almazdı. Melek gibi bir adam niye sinir hastası olsun ki. Biraz durgundu sessizdi evet ama bu muydu onu farklı yapan. Meğer şizofrenmiş çok sonra öğrendim. 12 Eylül döneminde sağcı ya da solcu olmadığı için dövmüşler. Öldü diye bir kenara atmışlar. O günden beri öyleymiş. Biraz tuhafmış. Oysa ben çok severdim. Önce babam öldü sonra o öldü. Annemin arkadaşı da annem gibi düşünüp çook uzaklara gitti. Kader bu insanın yakasını bırakır mı? Sonra oğlu şizofren oldu. En son geçen hafta konuştuğumuzda hastanede elektro-şok uyguluyorlardı. Birlikte büyüdüğüm yaşıtım olan çocuk şimdi bir hastanenin soğuk bir odasında aklını eline almış oturuyor. Oynadığımız bütün oyunlar, paylaştığımız onca şey, tokamı kırdı diye ortalığı ayağa kaldırmalarım. Hepsi üşüştü aklıma. Şimdi zaman dursun ve o günler geri gelsin istiyorum. M. Amca balkonda hep o demli çayını ve sigarasını içsin. A. çıkıp o soğuk elektro şok odalarından örüklerimi çeksin. Önce küseyim mızmızlanayım sonra barışalım o beni balkondaki salıncağımızda sallasın. Annemle G. Teyze sofrayı donatsınlar. Kuşlar gibi cıvıldaşıp yemeğimizi yiyelim.



Kitaptan aklıma kazınan bir cümle;

Hiçbir şey eskisi gibi değil. Bunu yaşadığım şeyler fazlalaşıp yoğunlaşınca daha iyi görebiliyorum. Hiçbir şey eski lezzetinde değil. Bu ayrılıktan sonra Suzi'yle Cem geri bile taşınsalar eski lezzetlerinden çok şey kaybetmiş olurlar. Gitmeden düşünselerdi. O evi boşaltmadan düşünselerdi. Gidenler geri gelse bile en sevdiğiniz parçalarını gittikleri yerde bırakıp geliyorlar.
"Gitmeyeceklerine olan güveninizi
"

9 Ekim 2009 Cuma

Karanlıktakiler


Son derece gergin geçen 3 gün. İşyerinde bir türlü ama bir türlü çözülemeyen uluslarası kriz haline gelen bir sorun ve bu sorundan sorumlu tutulan ben. Gerim gerim gerilen ben. Bugün sorunun çözüleceğine dair yeşil ışık yandı biraz gevşedim. İşyeri sorunlarını eve ve hayatıma yansıtmaktan uzak duran ben alakasız bir şekilde hatalı konumuna düşürülünce keyfim kaçtı. Salı günü bana moral olsun hissiyatı ve baskısıyla pek sevgili iş arkadaşlarımın ısrarı üzerine hadi sinemaya gidelim dendi Oysaki o gerginlikle Karanlıktakiler’ i izleme niyetim yoktu. Taksim’e gittikten sonra biletler alındı kuzu da geldi. Ama iş arkadaşları bize kısmi bir satış koyarak gittiler. Evlerine gelecek olan misafir erken gelmiş mış mış. Ben de tabii gıcık oldum. Ben onlar için geliyorum onlar benim için kalmıyor. Vs. vs. o gerilim ve suratsızlıkla izledim filmi. Benim asık suratlı halim hiç çekilmez. İnsanlıktan çıkıyorum böyle zamanlarda.

Daha kalabalık bir salon beklerken 10 kişi ile izledik filmi-5 kişisi zaten bizim ekipti.-Çağan Irmak serisinde en favori filmim Mustafa Hakkında Her şey di. Bu filmden sonra favorim değişmedi. Ama 2.favori olarak Karanlıktakiler i ekledim. Karanlıktakilerin kadrosu Issız Adamlar’dan oluşuyor. Günlük hayat içerisinde yollarımızın kesiştiği, asansörde bir günaydın ı esirgediğimiz, vapurda yanımıza oturan, yanımızdan geçip gidiveren ıssız adamlar ve kadınlar. Hepsinin kendi içinde her geçen gün büyüyen yalnızlığı. Karanlıktan korkan, çocukların acımasızlığından ürken, sevilmeyi umud eden, telefonlarına cevap bekleyen, komşu dedikodularından, aile otoritesinden kaçmak isteyen, aile şefkatine muhtaç, aldatılan, aldanan her defasında yeniden inanan, yeniden inanmak isteyen yalnız insanlar. Farklı sınıflarda olsalar da ortak paydaları yalnızlık olan insanlardan bahsediyor film. Kariyer sahibi, ekonomik gücü olan kocası tarafından aldatılan iş hayatında kuyruğu dik tutma çabası içinde savaşan içinde hala iyi bir şeyler saklayan Umay. Yalnızlığına ve hayata dayanmanın tek yolunu ayık olmamak olarak seçen bekçi Ramiz, psikolojik rahatsızlıklarıyla hayat ile arasına kalın bir duvar ören Gülseren Hanım, annesinin karanlık dünyasında nefes almaya çalışan, pazarlarını suratsız eniştesinin evinde geçirmeyi göze alacak kadar yalnız, patronunun her sözünde sevgi kırıntısı bulan Egemen.

Egemen’in arada bir kaçtığı mekânı var ki; Garipçe. Severek gittiğim yerler bir dizi ya da filmde gösterilince hep korkarım. Herkes gidecek orası kalabalıklaşacak eski güzelliğini kaybedecek diye. Filmden sonra yalnızlığa dair sorularımla beraber bir de Garipçe korkusu vardı aklımda.