7 Kasım 2013 Perşembe

Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına



Oturup bir arkadaş ortamında şiir okumayalı ne çok olmuş. Ben yüksek sesle yani başkalarının yanında şiir okuyamam. Güzel de okuyamam zaten. Belki Depresan a okumuşumdur bir iki kere. 2000 yılıydı biz bir şeyler karalardık. En çok Depresan yazardı. Sonra buluşup adının Gezi Parkı olduğunu bile bilmediğimiz o parkta bir ağacın altına otururup yazdıklarımızı okurduk. Birkaç şiir de kuzuya okumuştum. Ankara da bir ağacın altında. O benim dizlerime uzanmıştı. Ben ona şiirler okumuştum. İş dışında ilk kez gitmiştim Ankara ya. Çimenler de varmış demek Ankara’ da. Deniz yoktu ama olsun. Neyse sonra zaten bekçi amca gelip uyarmıştı bizi. Çimenlere oturmak yasak diye. Şimdi olsa kızlı erkekli oturuyoruz diye uyarırdı belki. Parmağımızda alyans bile yoktu. Düşünsene. Bazen evde kendi kendime şiir okuyorum. En son dün akşam okudum. Kuzu bakkala gitmişti. Ben de çocuklara okudum. Nazım ne okusam pür dikkat dinliyor. Nidal pek sallamadı o hep kendi dünyasında. Kuzu Nazım ın büyüyünce filozof olacağını söylüyor. Ben çocuklarım hiç büyümesin istiyorum. Neyse işte ben Nazım' a Didem Mamak okudum. O beni pür dikkat dinledi. Daha önce Oğuz Atay okumuştum. Tehlikeli Oyunlar’ı. Çocuklara böyle şeyler okumamalı.

Depresan bugün bir link atmıştı. Leyla ile Mecnun' da Yavuz un okuduğu şiirlerin linki. Son sezondaki şiirler. Neyse işte onu dinlerken geldi bunlar aklıma. En son ne zaman kime şiir okudum diye düşündüm. Kim bana şiir okudu diye. Düşündüm de düşündüm. Linki vereyim sen de dinle sevgili okur. Sana en son kim şiir okudu bir düşün. En son ne zaman şiir okudun bir düşün. Şiiri de boşver en son kimin için bir şey yaptın. Kendin için ne yaptın. 

Videoda beni en çok etkileyen şiirle yapayım vedayı. Yani diğerleri de çok etkileyici ama onları zaten biliyordum. Bu şiiri hem dizide ıskalamışım hem hayatta. Demek ki biraz Nilgün Marmara okumalı.  

 
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden,
kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.'..
Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım,
ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş

24 Ekim 2013 Perşembe

Gel-gitlerim ve ben





"Depresif falan değilsiniz hayatlarınız boktan hepsi bu." Yaşasın anti-psikiyatri.. Ali Murat Irat




Yazmaya uzun bir ara verdikten sonra dönüşlerim hep çuvallama yazıları oluyor sanırım. Ya da ben sadece mutsuzken yazabiliyorum. Yazmak için kötü bir günde olabilirim. Ama içimde hep kendini tekrar edip duran kelimelerimin isyanına, Depresan’ ımın haydi yaz artık isteğine/emrine boyun eğmeliydim. Ve evet o gün bugün. Bugün büyük gün.

Sevgili günlük biliyorsun az buçuk ben alternatif bir hayat kurmak derdindeyim. Alternatif kelimesi çok iddialı görünüyor biliyorum. Ama yerine başka bir kelime bulamadım idare ediver beni. Nasıl bir hayat kurmak istediğimi anlatayım alternatif mi değil mi sen karar ver.  Yani ben şimdi şu günlük hayatımın içerisinde mutluyum. Özel sektörde çalışıyorum. Biliyorsun özel sektör demek sömürü demek. Ben buna rağmen şartlarımdan genel olarak memnun bir insanım. Şartlarım iyi mesela; son 3 yıldır yarım gün çalışıyorum.-burada işverenimin insafı ve şirkette yokluğumu asla aratmayan sevgili kardeşimin emeği var elbette- Trafiğin olmadığı saatlerde işe gidip geliyorum. Çocuklarımın kahvaltısını ve akşam yemeklerini kendim yedirebiliyorum-pek çok çalışan anne için lüks sayılabilir-akşamları çocuklarla oyun oynayacak vaktim ve enerjim oluyor. H.sonları çalışmıyorum. Kendisinden çok memnun olduğumuz-buluncaya kadar anam ağladı- bir yardımcımız var. Annemin üst katında oturuyoruz. Ve zerre şüphem yok ki yeryüzündeki en muhteşem kadın benim annem olmuş. Ee şahane bir kocam var. Şahane ötesi 3 tane çocuğum var. Hepimiz sağlıklıyız vs. vs. Kardeşlerim her daim yanımda. Çok dostum yok. Çok arkadaşım da yok. Ama her daim yanımda olan eşsiz dostlarım var. Neyse bu liste uzar gider. İşte ben tüm bunlara rağmen bazen düşüyorum bir kuyunun içine. Bir türlü çıkamıyorum. Debelenip duruyorum. Ne diyorduk çünkü ben o alternatif hayatı istiyorum. Neydi kafamdaki o alternatif hayat. Ben küçük şehre yerleşmek istiyorum sevgili günlük. Aslında şaşırmayasın diye küçük şehir dedim ben aslında bir köye yerleşmek istiyorum. Ee 3 çocuk eğitimleri geçiminiz ne yapacaksın köyde diyorsun. Ben diyorum ki köyde küçük bir ev tutarız. Ki maliyeti çok az. İyi kötü bir evimiz var İstanbul da. Onu da kiraya verir asgari bir yaşam süreriz. Bir inek birkaç tavuk. Biraz bahçe. Tüm zamanın bize ait olduğu bir gün düşünsene günlük. Neden uzun tatil süreçlerinde çocuklar daha keyifli biliyor musun sevgili günlük. Neden Mahir her Pazartesi huy değiştiriyor sevgili günlük. Yetişmemiz gereken otobüslerin olmadığı, trafikte sürekli nereden ne gelecek stresinin olmadığı, trafiğin kendisinin olmadığı bir hayat çok mu zor. Mesai saati diye bir kavramı hayatımdan çıkarmak istiyorum sevgili günlük. Çocuklarımın büyümesine şahitlik etmek istiyorum. H.içi onlarla geçiremediğim zamanların acısını çıkarmak istercesine h.sonu onları oradan oraya sürüklemek istemiyorum. Bir iki yıl sonra hangi okula vereceğim derdine düşmek istemiyorum. Doğa ile iç içe, bahçesi olan ve bilmem ne metodunu benimsemiş ama aylık ücretine aldığım maaşın yetmediği yuvalara çocuklarımı nasıl gönderirim stresi yaşamak istemiyorum sevgili günlük. Ben kendimi yetiştirsem birlikte öğrensek kâfi gelmez mi sevgili günlük. Varsın biraz uzaktaki bir köy okuluna gitsinler. Bu ülkede adı sürekli değişen o sınavların istatistiklerine baksan taşradaki çocukların daha çok dereceye girdiğini bilirsin günlük. Tek mesele eğitim değil bu çocuklar nasıl sosyalleşecek köylerde sadece yaşlılar kaldı. Senin gibi annesini kardeşlerini görmeden 24 saat bile geçiremeyen bir kadın ne yapacak oralarda diyorsun sevgili günlük. Haksız da sayılmazsın. İstediğim hayatla inatla çelişir durumdayım. Mesela ayy tüm günümü çocuklarımla geçireyim diyen bir anne iken saat 12 olmadan pilimin bittiği oluyor. Hadi bugün evdeyim hep beraber kurabiye yapalım deyip 10dk sonra una bulanmış bir mutfak ve 3 çocukla cinnet eşiklerine çok kolay gidebiliyorum. Aman trafiksiz bir yaşam istiyorum deyip utanmasa bakkala bile araba ile gidecek bir insanım. Aman teknoloji bizi bitiriyor uzak kalalım deyip o çok akıllı telefonundan 2 saat uzak kalamayan bir insanım. Çelişkilerimle yaşıyorum sevgili günlük. Ama yine de ısrarla istiyorum. Çünkü bu şehrin hoyratlığını kaldıracak kadar güçlü değilim. Çocuklarımın şuursuz bir şoförün kullandığı bir arabanın altında ezilmesini istemiyorum. Ya da saçma salak bir kutlamada bir maganda kurşununa kurban vermek istemiyorum. Eyvallah inançlı bir insanım. Ecele kadere inancım sonsuz. Ama bu ülkede adalete inancım yok. O gün kaderimizde varsa ölmek varsa araba ezmesin de köyde bir yılan olsun ölüm sebebimiz. O şuursuz şoför gezer sokaklarda hesap soramazsın. Ama yılan yılandır işte. Ki yılanlar insanı kolay kolay zehirlemezler. Ölüme nasıl getirdim konuyu farkında değilim sevgili günlük. Sözün kısası diyorum ki yaşamak yükü çok ağır be günlük. Biz şehirlerde bitmeyen işlerimizle, gündelik telaşlarımızla hayatı ıskalarken yaşamak yükü hepten ağırlaşıyor. Ömür dediğin gelip geçiyor çocuklarıma sevdiğim adama hasret bir yaşam istemiyorum. Birlikte bol bol anı biriktireceğimiz, üreteceğimiz, doğadan her gün bir şeyler öğrenebileceğimiz bir hayat istiyorum. Çok mu şey istiyorum sevgili günlük. Sen söyle.

19 Haziran 2013 Çarşamba

Günlerin getirdiği



Bir garip dönemden geçiyoruz. İlk değil ne acı son da olmayacak. TV olmayan haftada bir gazete alınan bir ev bizimki. Ama bunlar uzak kalmaya sebep değil. Elimizde o akıllı telefonlar. Ekranda akıp giden haberler. Bir keresinde Mahir denk geldi twitterda açtığım bir fotoğrafa bakıyordum. Pat diye gelip elimden aldı telefonu. Israrla sordu anne ne olmuş ne olmuş diye. Hiçbir şey diyemedim. Kendime bile yaşananları  izah edemezken ona ne diyeceğimi bilemedim.

Şu ana kadar hiçbir eyleme katılmamış siyasi bir görüşü olmayan 90 kuşağı kardeşim bile direnişçi oldu. Zaten hareketin/direnişin büyük çoğunluğunu onun yaşıtları oluşturuyor.  Starbuckstan çıkmayan o gençlik Starbucks karşıtı olmuştu. Bu bile tek başına bir devrimdi bence. Ama eylemin tutarlığı ve devamlığı benim için önemli olan. Bundan sonra günler ne getirir çok belirsiz. Güzel günler görmeyi umut ederek devam yaşamaya.



Tüm bunlar olurken biz izole bir yaşamın içindeydik. Mayıs ın sonlarında köy hayatımıza geçiş yaptık. Geçen sene gibi değil bazı şeyler. Geçen sene ikizleri hamağa atıp Mahir le bahçede keşif turları yapardık. Sonsuz olmasını istediğim doğum iznindeydim. Şimdi çalışıyorum, ikizler ayaklandılar ve dünyayı keşfetme derdindeler. Yaşadığımız yer hala çok sessiz. Sabahları Nazım ın çığlıklarıyla-evet ağlayarak ya da neşeli bir tonda uyanmıyor- çabuk beni yataktan çıkarın çığlıklarıyla uyandığımda ilk gördüğüm ceviz ağacının camımıza uzanmış yaprakları oluyor. Tabii lay lom aman da ceviz ağacı görerek uyandım diye Polyanna kıvamında olmuyorum. Saat henüz 5,45 oluyor ve ben uykumu almadım mızmızlanmalarıyla güne başlıyorum. Nazım ı kuzuya devredip uyumaya devam edemediysem bahçeye çıkıyoruz. Hava serin yerler ıslak oluyor. Nazım la bol bol kuşlara sesleniyoruz. Sonra 2 ev ötemizden horoz sesleri geliyor. Onları dinliyoruz. Beslediğimiz köpeklere mama veriyoruz. Nazım neşeden deliriyor. Sonra bir kedimiz var hiçbir şey beğenmeyen şımarık bir zilli.-Sıdıka mız artık babaanne ile yaşıyor-  Ona da yine beğenmeyeceği bir şeyler verip içeri giriyoruz. Çünkü bu sefer Nidal sesleniyor. Anniii diye uyandım beni de alın modunda. Mahir de uyanıp kadro tamamlanınca kahvaltı faslına geçiyoruz. Sonrasında ben yine geç kalarak evden çıkıyorum. Artık iş ev arası 12dk değil geçmem gereken bir köprü var ve ben her seferinde daha fazla geç kalıyorum. Yolda giderken önüme inekler çıkıyor. Onlarla selamlaşıyoruz. Tavuklar görüyorum. Dut toplayıp sepetlere koyup satan çocuklar bekliyor yol kenarlarında. Rutin iş mesaisinden sonra koşturarak eve geliyorum. Sabah gördüğüm ineklerin yeni sağılmış sütlerinden alarak. Ve o şapşal tavukların taze yumurtalarını da unutmadan.




Eve girdikten sonra hiç oturamıyorum galiba. Önce biraz yürüyüş yapıyoruz. İkizler kucağımızda Mahir yürüyerek eşlik ediyor. Sürekli arabalardan, uçaklardan, güneşten, aydan bahsediyor. Biz onu dinliyoruz kuzuyla. Hep bir şaşkınlık nidası eşliğinde. Sonra eve gir yemek ye yedir uyut derken tam pilimin bittiğini düşündüğüm anda kuzuyla bahçede sivrisinekler ve yıldızlar eşliğinde oturup hayal kuruyor oluyoruz. Bazen gündemden konuşuyoruz. Hiçbir yere varamayacağımızı bilerek. Bazen kızıyoruz birbirimize. Ertelediğimiz şeyler için.  Böyle geçiyor günler. Tüm bu hengâme içinde annemin bizimle olması en büyük hediye. Kuzunun artık evden çalışıyor olması da. Ama yine de hep bir yetersizlik hali. Bu da insan olmanın gereği.



Bu hafta kümes yapmaya başlayacağız tavuklarımızı ayarladık gibi bir şey. Çocukluğumdan kalma en güzel anıdır. Köye gittiğimizde kümeste ya da bahçenin kuytu köşesinde bulduğum yumurtalar. Mahir in ve ikizlerin de bu duyguyu yaşaması en büyük isteğim.

Böyle geçerken günler buraya not düşmek istedim. Gelecek günlerin nasıl olduğunu kestiremediğimden yarın öbür gün dönüp okumak için. O ceviz ağacı hala aynı yerde olur mu. Tavuk hayallerimiz gerçek olur mu. Araba bile girmeyen sokağımız zengin müteahhitlere peşkeş çekilmeden böyle bir bahçemiz hayallerimiz vardı diye hatırlayabilmek için.



13 Mayıs 2013 Pazartesi

Yeni Kiracı





İnsanın eşya ile ilişkisi içinden çıkılmaz bir sorun. Aldıkça alıyoruz bitmek tükenmek bilmiyor arzularımız. H.sonu dolapta giyecek bir şeyler ararken 12 yıldır giydiğim pantolonun diz kısmında gördüğüm sökükler resmen yıkım oldu benim için. Tamir edilmeyecek bir durumdaydı ve ben en az 5 yıl daha pantolonumu giyme hayalleri kuruyordum. Ama pek tabii alışverişle ilişkim bu kadar mesafeli değil. Hele ki söz konusu olan çocuklara alınacak oyuncaklar ise şuursuz bir anne oluveriyorum. Ayy bu çok eğlenceli bu pek bir eğitici deyip kendimi durduramıyorum. Çok eşyalı bir evimiz yok ama yine de arınmak istediğim zamanlar oluyor. Asgari ile yaşama hali. Televizyonumuz dolayısı ile tv sehpamız hatta bir orta sehpamız bile yok. Ama bu hal bile bana çok sade gelmiyor. Çok daha azı ile yaşayabileceğimi biliyorum. Arkadaşlarımızın ya da bir yakınımızın evine gittiğimizde kendi evimiz epey bir sade geliyor. Onca eşya arasında kendilerine nasıl bir yaşam alanı buluyorlar merak ediyorum. Birkaç saatlik akşam oturmasında bile o konsollar gümüşlükler benim üzerime geliyor. Hele ki çocuklu bir ev ise çocuklar adına daha çok üzülüyorum orta sehpa denen o olmazsa olmaz denen şey yüzünden çocuklara adım atacak bir alan kalmıyor. Neyse konuyu dağıtmayalım. 3 çocuklu tiyatro sever bir anne olarak 30 Nisan da Yeni Kiracı yı izlemeye gittim. Her zaman ki gibi son dakikada oyuna nefes nefese girerek. Dışarı çıkacağımız zaman o deli tempomuz hepten iki katına çıkıyor. Yardımcımızı akşam mesaisi için ayarlamak, Mahir için annemin müsait olduğu bir akşamı seçmek.Eve gelmek çocuklarla oynaşmak, yemek faslı, bazen aç karnına akşam trafiğinde yollara düşmek. Tüm bunlar bir iki saat hayatının rutininden kurtulup nefes alabilmek için. Değiyor mu bazen evet bazen hayır.

Yeni Kiracı nın ilk 15 dakikasında o kadar koşturma-günlük rutin koşturmacama o gün bir de vefat eden bir büyüğümüzün cenaze töreni eklenmişti- ve Ortaköy ün o bitmez trafiğine değdi mi yaa diye düşünmeye başlamıştım.  Evet oyun absürt komediydi ve ben absürt komedi seven bir insandım ama fazlaca tekrar eden konuşmalar tek taraflı diyaloglar içimi baymadı değil. Ki söz konusu sahnede isim çok sevdiğim oyunculuğuna asla bir şey diyemeyeceğim Devin Özgür Çınar vardı. Ama ne bileyim ya ben fazla yorgundum ya sahne gerçekten tekrara düşmüştü. Neyse hamallar girdi sahneye de olaylar biraz daha gelişti.Bir ara İlhan İrem kliplerini çağrıştırdı bana. Oyun bitti, maalesef çok da dolu olmayan koltuklardaki izleyiciler oyuncuları alkışladık. Çıkışta kuzunun ısmarladığı kokoreç ve kısa bir Ortaköy yürüyüşü ile oyun için dışarı çıkmış olmak benim için biraz daha anlam kazandı. Oyun güzeldi sakın bir kokorece oyunu sattığımı düşünmeyiniz ama sanırım benim için yanlış bir akşamdı.

Devin Özgür bir röportajında şöyle özetliyor halimizi;


 ‘‘60 yıl önce, anlamsızlık duygusuyla savaşan insanın hissiyle şimdiki insanın hissi arasında çok büyük fark olmadığını düşünüyorum. Fark belki sadece, bugünün insanının alışveriş yapmaktan zevk aldığını ve bunun kendisini rahatlattığını itiraf ediyor olması olabilir. 60 yıl önce ancak büyük bir savaşın ardından hissedilen duyguyu biz artık olağan gündelik hayat içinde hissedebiliyoruz. “Alışveriş yapmayı çok seviyorum, beni rahatlatıyor” saçmalığı o kadar kanıksandı ki, “iyi geliyorsa yap” demekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Kimse “neden ben sürekli alışveriş yapma ihtiyacı duyuyorum, benim başka bir meselem mi var”a takılmıyor. Birini sevdiğini, “bana iyi geliyor” şeklinde ifade etmek mesela, çok ayıp, çok korkunç değil mi!’’

‘‘Hayatta hiç ihtiyacın olmayan şeylere abanıyorsun. Oysa başka şeylere ihtiyacın var... Ama onlarla da ilgilenmek gerekiyor. Çok büyük bir karanlık gibi aslında adamın o hali. Eşyaları dışında hiçbir şeyle hiç kimseyle ilgilenmiyor.’’

''Hayatla bir ilişki halinde misin gerçekten yoksa adamın yaşadığı gibi eşyalar ya da başkaca kendi koyduğun engeller nedeniyle hayata ulaşamıyor musun? Hayattaki herhangi bir şeyi sevmek, yapmak falan... bunların önü o kadar kapalı ki artık. Bizim oyundaki adam, kutusunu dahi açmadığı eşyaların arasında, yaşadım sanıp, ölüp gidecek mesela. Şimdiki çocuklar bunu hayatın bir gerçeği gibi algılayarak büyüyor; “Abi o montu alamadı ya ondan morali bozuktur” diye birbirlerine anlayış gösteriyor olabilirler pekala''


Röportajın linki burada.

Bir de oyunun aklıma düşürdüğü özlediğim bir şarkı Cenk Taner-Böyle şeyler işte.



korkulardan arında gel,
bu bir yaşam, sakin ol, geçer gider.
hesaplardan korunda gel, taksitlerden, maskelerden.
sen gel, yalnız sen gel,
gözaltında bütün senler, benler.



6 Mart 2013 Çarşamba

Samsara



Arkadaşlar iyidir.
Arkadaşlar hep iyidir.
Arkadaşlar iyi ki varlar.
Arkadaşlar bir gün ellerinde bir bilet pat diye çıkıp gelirler. Sizi güzel bir filme götürürler. Bunu yapmasalar da iyilerdir arkadaşlar ama bunu yapınca bambaşka olurlar.

Depresan elinde bir biletle çıkageldi. Emrivaki yapıp –iyi ki de- beni bu filme götürdü. Yönetmenin bir önceki  filmini de lise yıllarımda ablamın emrivaki yapmasıyla izlemiştim. Samsara çok güzel. Vaktiniz olursa izleyin. Müziklerini de dinleyin. Ama mutlaka izleyin 




5 Mart 2013 Salı

İyilik yapmak nedir ne değildir

Bir ara anarşizmle kafayı bozduğum dönemler anarşist bir amcanın yazdığı bir kitabı okuyordum. Epey bir yıl geçtiği için üzerinden tam olarak hatırlayamasam da şöyle bir cümle kaldı aklımda; insanlar bize kötülük yaptıkları için değil, yaptıkları kötülüklerle içimizdeki iyilik yapma arzusunu öldükleri için kötüler... Böyle bir şeydi galiba. İyi insanlar mıyız biz. Elimize kötülük yapma fırsatı geçmediği için mi iyiyiz bilmiyorum. 33 yaşındayım ve  hiçbir canlıya bilerek isteyerek zarar vermedim. Annem babam çok sert disiplinli tipler değillerdi eğitimli de değillerdi. Ama bize fazlaca söz söylemeden vermiş oldukları bir eğitim var. Onun sırrını hala merak ediyorum. O sır ne ise ben de aynısı çocuklarıma uygulamak isterim.  Çocukken komşularına yardım eden, hayvanları seven yavru kedileri annemden gizlice eve taşıyan babaannem yem verirken onun arkasında dolaşıp tavukları kucaklamaya çalışan sevgi pıtırcığı tadında kardeşlerdik biz. Biri adres sorduğu zaman kendi yolunu bırakıp ona gideceği yere kadar eşlik eden tiplerdik. Bazen safça şeyler yaptık. Sömürüldük, hayal kırıklığına uğradık. Ama yine de pes etmedik birinin başı dara düştüğü zaman ona yardım etmekten. Tabii bunlar iyi olmak için gerekli kriterler mi. Ya da bu yaptıklarımız iyilik mi. İyilik tam olarak nedir onu da bilmiyorum. Bizim sahip olduğumuz her şeyde o şeye sahip olmayan insanların hakkı vardır inancıyla büyütüldük. O yüzden sahip olduklarımızı sahip olamayanla paylaşmak iyilik değildir. Ancak onun hakkını vermektir diye düşünüyorum.

6 yıldır araba kullanıyorum. Annemin ve eşimin tepkilerine rağmen yolda kalmış ya da karda kışta durakta bekleyen birini gördüğüm zaman hiç tereddüt etmeden arabaya alacak kadar gözü kara biriyim. Ki bence bu gözü karalık değil arabası olmayanın hakkını kısmen de olsa iade etme durumu ama İstanbul da maalesef bu durum gözü karalık olarak değerlendiriliyor. Şu ana kadar bu yaptığımdan hiç pişman olmadım. Aksine çok keyifliydi benim için. Annelerle sohbet etmek, konser/festival çıkışı otostop yapan üniversiteli gençlerin coşkusuna ortak olmak,yaşlı amcaların duasını almak vs. vs. Yaklaşık bir ay önce iş çıkışı bir arkadaşı metrobüs durağına bırakıyordum. Biz durak istikametine  giderken yanımızdan genç bir adam kucağında 1 yaşlarında ağlayan bir çocuk arkalarında 2 kadın koşturarak geçtiler. Çocuğun kafası şişti belli ki bir şey olmuştu.Arkadaşı hemen bırakıp geri döndüm onlara yetişip camı açıp seslendim. Abi hayırdır çocuğa bir şey mi oldu. —Tanımadığım insanlarla asla senli benli abili ablalı konuşmam. Ama karşı tarafın ne düşüneceğini kestiremediğim için direkt abi dedim. Oysa karşımdaki kişi benden 3-5 yaş küçüktü.- Neyse çocuk kafasını demire çarpmış kocaman bir şişlik var alnında anne fonda sürekli ağlıyor. Apar topar bindiler arabaya ben deli bir hızla hastane götürüyorum. Benzer bir olay 3 ay önce Mahir in başına geldi ve doktor ilk etapta beyninde kırıklar var dediği için ben dejavu modunda elim ayağım titrer bir şekilde anneyi teselli etmeye çalışıyorum. Sonradan fark ediyorum anne Türkçe çok fazla anlamıyor çocuğun amcası olduğunu sonradan öğrendiğim adam anneye Kürtçe olarak tercüme ediyor söylediklerimi. Neyse hastaneye geliyoruz  gidip yardım etmek istiyorum ama benim de evde bekleyen 3 bebeğim var diye izahat verip telefonlarını istiyorum. Şimdi önemli nokta bu. Neden telefon istiyorum. Öncelikle çocuğun akıbetini merak ediyorum. Anne olduğum için duygusal mı davranıyorum. Hayır bence çok normal bir tepki. Bir de bu olaydan birkaç ay önce şahit olduğum bir kaza var.Motosiklet çarptığı için gözümün önünde havaya uçup kafasını yere çarpan 18 yaşındaki bir gencin akıbetini hala bilmiyorum. Ve o çocuk hala rüyalarıma giriyor. Öldü mü yaşıyor mu sorusu zihnimde uçuşup duruyor. Benzer kaygılarla kendimi yiyip bitirmemek için telefonu kaydediyorum. Eve gidiyorum annem eşim çocuklar beni bekliyor. Anlatıyorum durumu onlar da üzülüyor. Bir saat geçmeden hadi arayalım diyoruz. Eşim annem yanımda arıyorum çocuğun amcası açıyor telefonu bir sorun yok tedbir amaçlı bir gece hastanede kalacak diyor ve bol bol dua ederek telefonu kapatıyor. Ev halkı da mutlu oluyor günlük yaşantımıza dönüyoruz. Ya da biz öyle sanıyoruz. Aynı gece ikizlere süt vermek için kalktığımda telefonumun saatine bakıyorum o da ne cevapsız aramalar var. Hem de gece 12 de tanımadığım bir numaradan. Ve bir de mesaj aynı numaradan. Çocuğun babası kendini tanıtıyor teşekkür ediyor. Gecenin 12sinde aramasını ve mesaj atmasını saçma bulsam da üzerinde durmuyorum. Ertesi sabah işe gidiyorum. Her zamanki gibi olağanüstü geç kalmışım ve telefonumun yine şarjı bitmiş açıyorum. Üst üste kim aramış mesajları geliyor. Aynı numara 8 kez aramış. Tedirgin olmaya başlıyorum. O sırada şirketteki sekreter arkadaş arıyor şunlar bunlar aradı diye bilgi veriyor. Ve biz konuşurken o numara yine ısrarla arıyor. Artık açıyorum. Çocuğun babası kendini tanıtıp teşekkür ediyor. Teşekküre gerek olmadığını benim de 3 çocuğum olduğunu vurgulayarak kim olsa yapardı deyip kapatmaya çalıştıkça muhabbetin boyutunu başka yönlere çekmeye çalışıyor. Sakin olmaya çalışıyorum. Ve soğuk bir ses tonuyla telefonu kapatıyorum. Tüm gün boyunca susmayan mesajlar. Beni yanlış anladınızlar uzayıp gidiyor. Hiçbirine cevap yazmıyorum. Öfkem birikiyor. Akşam oluyor şirketten bir arkadaşla eve dönüyoruz. Ona anlatıyorum durumu telefonumu istiyor. Karşı tarafa kibarca haddini bildiriyor. Ben mesele kapandı diye rahatlıyorum. Birkaç gün geçmeden cevapsız çağrılar artıyor. Sonra tekrar mesaj faslı başlıyor. Hem de saçma sapan saatlerde.  Durumdan eşime ya da anneme bahsetmiyorum. Evet, eşim yobaz biri değil ama zaten kızdığı bir konuda böyle saçma bir şey yaşadığım için sinirleneceğini biliyorum. Kardeşlerim tesadüfen öğreniyorlar üzülüyorlar vs. vs. Konu iyilikten nereye geldi diyeceksin. Ya şimdi ben adına iyilik bile demeye utanacağım bir şey yaptım. İyilik denemez söz konusu bir çocuk hasta yaralı vs. Biraz vicdanı olan herkes durup o çocuğu hastaneye götürürdü. Peki, be adam senin derdin ne. Gül gibi karın çocuğun var. Görmediğin bir insanı ne diye rahatsız ediyorsun. Sorunun ne. 

Ben 3 tane çocuk yetiştiriyorum. Onlara iyi bir dünya bırakmayı vaad edemiyorum. İyi insanlar olsunlar istiyorum. Ama yaptıkları iyilikler suiistimal edildikçe ne yapacaklarını ben de bilmiyorum. Şu yaşıma gelmişim hala öğrenememişim. Onlara ne diyebilirim bilmiyorum. Bazen gerçekten iyilik yapma isteğim gidiyor. Kötü olmak istemiyorum ama. Bilmiyorum. Bu adamı savcılığa verebilirim, yasal yollardan yapabileceğim her şeyi yaparım pes etmem. Ama içimdeki ölüp giden iyi insan olma hali ne olacak onu bilemiyorum...

18 Şubat 2013 Pazartesi

Şubat




Şubat ı sevmediğimi her yıl tekrar ediyorum galiba. Blog geçmişime bir baktım da her sene bir şekilde dile getirmişim. Bu sene bizi bırakıp giden Pirinç oldu. Her Şubat'ta illaki biri gitmeliymiş gibi Pirinç bize veda etti. Çellomu teselli edecek cümlem yok.Ben hiç görmemişken fotoğraflarına bakarken bile gözlerim doluyor. Onca anıyla yaşanmışlıkla yokluğuna alışmak çok ağır. Ben birlikte geçirdiğimiz kısacık 1 yıla rağmen Sonya mın acısını hala içimde yaşarken. Pirincin acılarının bittiğini ve bir gün bir yerlerde görüşebileceğimizi bilmek tek tesellimiz.