27 Aralık 2012 Perşembe

Resim






Akşamları mutfakta çok fazla zaman geçirmiyorum geçirmek istesem de vaktim olmuyor. Zaten kısıtlı olan birkaç saati çocuklara ayırıyorum. Hafta sonu çocuklara yaptığım çorba Mahir e sık sık yaptığım kekler dışında en son ne zaman yemek yaptığımı bile hatırlamıyorum galiba. Genelde eve geldikten sonra yarım saat içinde masaya oturuyoruz. Yemek sonrası kuzu çocukları oyalarken, bulaşıkları makineye koyup o sırada çayı demleyip mutfak tezgahına yaslanıp uzun uzun bu resme bakıyorum. Garip bir huzur kaplıyor içimi. Bıraksalar herhalde saatlerce bakabilirim. Dışarıdan bakıldığında garip bir resim ama bana verdiği keyif çok başka. Aslında ekmek ya da bir şeyler kesme tahtası bu. Kardeşim Moskova da bir dükkanda görünce hemen aklına ben gelmişim. Henüz kullanmaya kıyamadım. Şimdilik terapi niyetine bakmak niyetindeyim.

Eylül ayından beri yaşadığımız evi sevmiyorum. Evi sevmediğimden de hiçbir şey bana ait gibi gelmiyor. Hiçbir şeyi düzenleyip toparlamak istemiyorum. Evi sevmeme sebebim bir hayli eski ve kullanışsız oluşu. Sürekli tamir sorunları çıkıyor. Banyo damlatıyor tuvalet kokuyor. Mutfakta bir kişi varsa ikinci bir kişi giremiyor vs. vs. Tek artısı ve yegâne taşınma sebebimiz annemin alt katta olması ve bu durumun sonsuz faydaları. Buna rağmen çok darlanıyorum evde ve her darlandığımda  hemen bu resmin önüne geliyorum derin nefesler alıp sakinleşiyorum. Öyle işte buraya not düşmek istedim bunu.

Yeni Türkü den gelsin o zaman bugünün şarkısı- Resim

7 Aralık 2012 Cuma

Herkesin Bildiği Sırlar




Uzun bir aradan sonra geçen akşam bir arkadaşımla tiyatroya gittim. İş çıkışı eve uğrayıp çocukları öpüp kokladıktan sonra bir telaş buluştuk, ayaküstü iki lokma bir şey yiyip salona girdik. Tam oyun başlamak üzereyken arkadaş oyunun adını konusunu sordu; boşver hiç fikir sahibi olmadan izle. Şu ana kadar benim seçimimle bir şey izleyip de beğenmeyen birini görmedim gibi iddialı bir cümle kurdum. Ve oyun başladı. İzlememiş olanlar için detaya girmeyeyim. Ben oyun boyunca hep bekledim. Sanki daha farklı bir yöne doğru gidecekti. Daha derinlere inilecekti. Ama başladıkları yerde kaldılar gibi geldi bana.

Sevdiğimizi suçlamaktan mı besleniyor sevgimiz. O ilk günlerin büyüsü geçince sevdiğimizin sevilmez yanlarını keşif turuna çıkıyoruz sanki.

Her ilişki sonunda bitmeye mahkum mudur. Günlük hayatın rutin telaşlarına teslim olup birbirimizle konuşmayı unutuyoruz. Konuşmadıkça bir iletişim sorunu başlıyor. Biz konuşmadıkça da sorunlar suçlamalar alıp başını gidiyor. Sonra sorunlarımızı çözsün diye çocuk doğuruyoruz. Kurban isteyen tanrılar gibiyiz. Çocuklarımızı kendi zihniyetlerimizin mutsuzluğumuzun esiri ediyoruz. Neyse ilişkilerden geldik çocuk konusuna. Ki şu sıra kafayı bozduğum bir konu; çocuk/çocuk yetiştirmek/çocukla iletişim. O yüzden hiç girmeyeyim.

Sözün özü oyunu çok sevemedim. Güzel noktalar yakalasalar da bazı yerleri biraz zorlama geldi. Ama dekoru ve fondaki yağmur sesi camdan süzülen yağmur damlaları çok güzeldi.

Bugünün şarkısı Hayko dan gelsin. Ayrılmak kanun mu Aşk kitabında.

30 Kasım 2012 Cuma

Haftanın sonu



Hafta içi gün, çocuklar-ev-iş derken koşturma ile başlıyor  akşamları çocukların yatırılma anına  kadar tempo genelde yüksek oluyor. Çocuklar yattığında belki bir bölüm dizi belki birkaç sayfa kitap okunuyor. Ama hafta sonları beklentiler yüksek hayaller çok. Birkaç hafta sonu öncesinden bir iki kare. Hayat hep hafta sonlarından ibaret olsa ya. 

 Sonbahara inat hala yeşil kalmış bahçemizden son ürünler;



 Babasının her daim en iyi yardımcısı;



Hayatı şu sıra sadece arabalardan ibaret;



Ve güzel bir yaz günü ay yakabilir miyiz ısıtır mı kestane de yapar mıyız ya patates hayalleri ile alınmış sobamız;



Kapanış Pinhani ile olsun; 'cuma günleri seninle ilkbahar gibi'

26 Kasım 2012 Pazartesi

Biz nereye



Benim için hayat anılardan ibaret galiba. Bu sabah uyandığımda Tarkan ın ‘uçmasam da göklere bir kuş olsam pencerene’ şarkısını mırıldanırken bunu daha iyi anladım sanki. Sonra bakıcımız aradı geç geleceğini söyledi 2 bebek 1 çocukla geçen 2 saatlik sürede yine hep anılar uçuştu beynimde. Bu şarkının çıktığı dönemler. Lise yılları,büyüme heyecanları,alıp başını gitme isteği, yeni ülkeler keşfetme hayallerine inat küçük dünyam,şiir okuyarak sabahlanan geceler…Sonra ikizleri uyuttum bakıcı geldi çay suyunu koydu. Mahir le sokağa indik. Yeni taşındığımız, sevmediğimiz evimizdeki, sevmediğimiz sokağa. Birkaç kedi sevdik. Bir kedi iki tane kargayı kovaladı Mahir de kediyi kovaladı. Apartmanın altındaki bakkaldan abur cubur almadan sadece ekmek alarak eve çıkabilme krizini aştık. Annemle kardeşim geldi kahvaltıya. Annemlerle aynı apartmanda oturuyoruz artık. Çay içtik sohbet ettik. Annemle bakıcı kız diyete mi başlasak muhabbeti yaparken ben menemene ekmek banıyordum. Hayatımda sadece bir kez diyet yapma teşebbüsünde bulunduğumu düşündüm. Lisedeydim, gündüz hiçbir şey yememiştim akşam annem işten gelir gelmez makarna yapmıştı. O dönemler makarnayı çok seviyordum. Dışarıda soğuk bir hava vardı. Aylardan Şubat’tı. Sofraya oturmuştuk soba yanıyordu. Ben kararlıydım sadece salata yiyecektim. Babam yemediğimi görünce güldü. Diyet mi yapacaksın sen dedi. Şişman değilsin ne diyeti dedi. Ben de yok ama baba çok şişmanım diye direttim. Sonra babam birkaç kez ısrar etti. Ben de sanki babamın ısrar etmesini bekliyormuşum gibi tabağıma makarna doldurdum. Benim makarnam tabakta yarım kalmıştı. Birkaç dakika sonra babam öldüğünde. Komşuların gelip sofrayı kaldırdığını hatırlıyorum. Sonra o küçük koridorda volta attığımı...Ablam okuldan eve dönmemişti. Okul çıkışı  doktora uğrayıp babamın raporlarını alıp yurtdışındaki bir doktora gönderme telaşındaydı. Ben ablam gelecek ve babamın öldüğünü öğrenecek gerilimi ile aslında hala babamın ölüp ölmediğini anlamaya çalışan o halimle koridorda volta atarken mutfaktaki bulaşıkları gördüm. Makarnam tabaktaydı yarıda kalmıştı. Diyetim başlamadan bitmişti.  Ben mutfağa bakarken ablam içeri girdi. O zaman cep telefonu yoktu. Ablam kapıda duran ambulansı görmüştü. Ama insan hep bir umut besler. Ambulans kapıda olsa da kötü bir şey olmasın ister.

Geçenlerde bir zarf geldi eve. Oysaki Depresan ın  mektupları dışında postayla bir şey gelmez bana. Depresan da güzel mailler yazsa da artık mektup göndermiyor. Zarfın üzerine baktım Rusça'ydı. Kardeşim San Petersburg gezisinde atmıştı ve zarf yeni geliyordu. Kardeşim böyle sürprizleri sever. Benim sevdiğimi de bilir. Zarfın içinden bir kart çıktı. Kuşlar vardı kartta kimi uçuyor kimi bir yere konmuş bir sürü kuş. Çizimi çok güzeldi. Ben ilkokuldayken okulun 2 ayrı kantini vardı. Birinde kırtasiye malzemeleri diğerinde simit ve gazoz satılırdı. Başka hiçbir şey yoktu. Simit ve yeşil cam şişede gazoz.  Kantinde müdür muavini ile bir öğrenci çalışırdı. Güvenilir bir öğrenci olması gerekirdi. Ablam okulun en popüler en çalışkan kızıydı. Müdür muavini de ablamı seçmişti kantinde çalışması için. Ne saçma niye bunun için bir işçi yokmuş acaba. Teneffüs zili çaldığında ablam gider kantini açardı. Çocuklar sıraya girerdi simit gazoz alırlardı.  Sonra ablamı kırtasiye kantinine verdiler. Ben de gayet pasif bir tiptim ama ablamdan dolayı olsa gerek beni de diğer kantine aldılar. Sonra ben de kırtasiye kantinine geçtim. Çok severdim zaten orayı hep kağıt kokardı. Neyse kırtasiyeye kartlar gelirdi. O zamanlar insanlar bayramda yılbaşında kart atarlardı birbirlerine. Mavi bir zemin üzerine beyaz bir kuş olan bir kart gelmişti.  Çok sevmiştim o kartı. Her gün bakardım içten içe kimse satın almasın isterdim. Herkes zaten renkli kartlardan alıyordu. Neyse bir gün annem 50 kuruş verdi simit almam için. Hiç tereddüt etmeden gidip o kartı almıştım. Kardeşimin kartı elimde bunları düşündüm.

Hiçbir şeyin eskisi olmayacağını bilmek çok can yakıcı. Hiçbir zaman babamla aynı sofrada yemek yiyemeyeceğiz. Babam cebindeki son parayla bizi kitap fuarına götürmeyecek. H.sonları uzun yürüyüşler yapamayacağız. Babamla çok güzel günlerimiz oldu. Tek bir kötü anım yok. Ama bunu bilmek yetmiyor. Özleme yenik düşüyor insan. Bu yüzden anılar çıkmıyor aklımdan. Yıllardır Tarkan dinlememişken bu sabah güne bu şarkıyla başlamak. İnsan zihni ne garip. Sonsuz çağrışımlar.

Bir de Yaşar vardı mesela. Yaşar ı dinlemeyeli de yıllar oldu. Üniversiteye başlamıştım o zamanlar. Ayağım burkulmuştu –ki düztaban olduğumdan olsa gerek bu konuda çok başarılıyımdır- liflerimden biri zedelenmişti. Doktor 15 gün rapor vermişti. Evdeydim. Yalnızdım. Kitap okuyordum. Kapı çalmıştı topallayarak gidip kapıyı açtım.  Depresan ve H. beni ziyarete gelmişti. Ne kadar mutlu olmuştum. Ellerinde Yaşar ın o zaman yeni çıkan kaseti. Sonra teybe kaseti koymuş saatlerce sohbet etmiştik. Yalnızlığımı alıp götürmüşlerdi. Şimdilerde kimse kimsenin kapısını aniden çalıp yalnızlığını götürmüyor. Herkes kendi yalnızlık kuyusunda debeleniyor. Ama ben aradım zaten, o dönmedi. Ben yazdım o cevap yazmadı hesapları yapar olduk. Onca yaşanmışlığın anının hiçbir önemi yok gibi. Bir kibir hali gelmiş üstümüze atmak mümkün değil. Oysa eskiden böyle hesaplar yapılmıyor, yazmadıysa bir derdi vardır denip derde derman olma telaşına düşülüyordu. Şimdilerde yok böyle şeyler. Herkes öznesi ben olan cümleler kuruyor. Çünkü ben’in derdinden daha büyük derdimiz yok.

Neyse bugün böyle olsun. Anılar,babam,dostlar…Bu kadar anmışken Tarkan şarkısı ile kapatalım mevzuyu. Yaralar kapanmaz, anılar silinmezken, mevzu kapansın bakalım.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Yaz bitmeden yazalım



Bir şeyler yazabilmek için hep o sakin zamanların gelmesini bekliyor insan ama nasıl bir lüks ise sessizlik ve uykusuzluğun aynı ana denk geldiği o yüce zaman dilimi bir türlü gelmek bilmiyor. Günler geçiyor çocuklar büyüyor en çok da ben büyüyorum galiba. Mahir le geçirdiğim ilk yazın ardından ben bu yaz anne olmayı öğrendim diye not düşmüşüm ama halt etmişim. Tam anlamıyla bu yaz anne olmayı denedim. Olmak diye bir hal zaten söz konusu değil ama kendimden gel git hallerimden sıyrılıp kendime içime bakmayı denedim. Bazen çok becerikliydim bazen her şey elime yüzüme bulaştı. Ama geri dönüp bakınca -aslında hep geri dönüp dönüp bakmak istiyorum- ahir ömrümün en keyifli mevsimiydi geride kalan. Her anını beynimde canlı tutmayı nasıl isterdim.Çok kızdım kendime keşke günü gününe not düşseydim diye. Ama dedim ya özel zamanlar ya gelmedi ya da geldi ama ben daha özel zamanlardaydım o anlarda.




Mesela Mahir'le gökyüzüne dağılmış yıldızları sayıyorduk. Ay ile tanıştırıyordum onu, ya da  o toprağın içinde oynarken ben uzaktan izliyordum onu, belki de bir öğle anında ikizlerle birlikte öğle uykusuna yatmıştık, bir ikindi vakti yaprak toplayıp kamyonlara dolduruyorduk







Mahir ilk kez denizle tanışıyordu geçen sene havuzun kenarından bile geçmek istemeyen o huysuz hallerinden sonra denizi seven haliyle annesini epey şaşırtarak.





Mahir in her öğle ve akşam vakti uykuya geçmeden önce ısrarla istediği okutmadan uykuya dalmadığı Biricik Depresan Teyzesinin bizi ziyaret ettiğinde hediye ettiği kitabı okuyorduk hamakta. -Bu konu ile bir itirafda da bulunayım hemen. Mahir daha gelmeden ona onlarca kitap aldım bazen eleştirsem de kendimi almaya devam ettim. Ama onca kitap arasından ille de onu istiyor arkadaş.Kıskanmıyorum desem yalan olur.


Bazı anları en çok Mahir in adına kayda düşmek istedim; artık onun bir birey haline dönüşü. Karşımda az konuşsa da her dediğimi anlayan, bazen kardeşlerine isyan eden,bazı anlar onları sevgiye boğan,sabahları erkenden uyanıp elimden tutup beni dut ağaçlarının altına götürüp anne mama diyen, böğürtleni tahminimden daha çok seven,üzüme bayılan,fındık ceviz toplayan,köpekleri çok seven-onlara doğru koşarken kollarını açan- tüm kedileri en çok Sıdıka yı kovalayan,inekleri elma ile besleyen, horozların sesini duyunca bıkıp usanmadan anne o nee anne o nee diye soran-aslında bunu yeni olan her şey için soran - her akşam aynı saatte babasını karşılmak için benimle yürümek isteyen her gün o 5dklık yolda bir sürü yeni şeyler keşfeden, ağaçlara tırmanan,toprakla haşır neşir, bir adam büyüdü bu yaz gözümün önünde.




İkizler var bir de değil mi. Kuzular hayatımızın yeni renkleri daha dünyaya gelmeden hayatımızı güzelleştiren,değiştiren ikizler. Onları da bir ara yazayım.


Bizden şimdilik haberler bu kadar. Burada böyle kendi kendime yazdığımı düşünürken uzun süredir yazmadım diye arayıp soran mail atan tüm dostlara selamlar.

Daha da uzun bir ara daha vermeden tez zamanda döneceğim.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Yeni Hayat



Yıldızlarla dolu bir göğün altında sivrisineklere karşı direnerek yazıyorum. Çocukken uykuya dalmadan önce  hep aynı hayali kurardım. Bahçe içinde etrafı çitlerle çevrilmiş bir ev. Çok çabuk uykuya daldığımdan hayalimin eve taşınma aşamasında uyumuş olurdum. O çitli ve bahçeli evde yaşam nasıldır hiç hayal edemedim. Ama hep öyle bir evin hayali ile geçti çocukluğum. Büyüdükçe daha şekillendi hayalim ama kafamın içindeki o resim hiç değişmedi. Kuzu ile yollarımız kesiştikten sonra bu hayal her geçen gün büyüdü. Bahçe ile uğraşmak bir şeyler ekmek fesleğen kokuları eşliğinde uyumak. Çocuklar hayatımıza katılınca artık bu hayal gerçeğe dönüşmeli dedik. Çocuklar dalından meyve koparıp yemenin, toprakla haşır neşir olmanın keyfini bilmeli dedik. Delice bir adım attık. Şimdi günlerimiz bahçeli ve çitli bir evde geçiyor. Rüzgarın ve kuşların sesinden başka ses yok burada. Mahir bir araba sesi duysa babam diyerek bahçe kapısına koşuyor. Çünkü babasının arabasından başka araba geçmiyor buradan. Şehrin içinde şehirden uzakta geçiyor günler. Minik bahçemiz heyecanla büyümelerini takip ettiğimiz meyvelerimiz, akşama kadar börtü böcek kovalayan Mahir, hamağın içinde keyifle sallanıp dünyayı algılamaya çalışan bebişlerimiz, özgürlüğün tadını çıkaran Sıdıka.



Bunun dışında çok bir şey yok buralarda. İkizler büyüyor. Mahir dünyayı keşfediyor. Ben de onlarla büyümeye çalışıyorum. 

Geçen seneki yazımla çelişir bir şekilde Mahir in doğum gününü kutladık. Çocukların yüzlerinin güldüğünü görmek çok güzel. Seneye yapar mıyım bilmem. Ama bu sene iyi ki kardeşim beynime girdi de böyle bir şey yaptık.



Ben buralardayım gelirim bir ara.

12 Nisan 2012 Perşembe

Hoşgeldiniz

Hoşgeldin bahar,
Hoşgeldin Nisan,
Hoşgeldin Nisan yağmuru,
Hoşgeldin gaz sancısı,
Hoşgeldin süt sağma makinesi
Hoşgeldin süt kokusu,
Hoşgeldin rezene çayı
Hosgeldiniz tüm bunlara anlam katanlar, güzelleştirenler
Hoşgeldin Nazım
Hoşgeldin Nidal

30 Mart 2012 Cuma

Rüya bütün çektiğimiz

Her zaman olduğu gibi çocukluğumun geçtiği o evdeyim. Zemin kattaki rutubetli o ev. Balkona çıkıyorum mevsimlerden bahar hafif bir esinti var. Hep köşede duran sandalyeye oturuyorum. Aaa bir bakıyorum karşı balkonda N. ve H. çay içiyor. Şaşkınlık ve sevinç birbirine karışıyor. H. ile görüşmeyi planlıyorduk bu hafta ama ben bir türlü müsait olamadım. Ama şaşkınlığım bundan değil elbet. H. ve N. kırgınlardı birbirlerine. Epeydir görüşmüyorlar. Nasılda neşeliler. İçimi kocaman bir sevinç dalgası kaplıyor. Bana sitem ediyorlar seninle görüşebilmek ne kadar zor diye. Ben de hadi gelsenize burada oturalım diyorum. Çay var mı diyor N. olmaz mı diyorum çikolatalı kurabiye bile var. Oysa ki N. un kurabiyesi sever. Tamam hemen geliyoruz deyip gözden kayboluyorlar. Çay bardaklarını balkona getiriyorum bir de çikolatalı kurabiyeleri. Kurabiyelere bakıyorum ben hiç böyle kurabiye pişirmedimki kim yapmış bunları. O sırada zil çalıyor nasıl mutluyum. Kapıyı açmaya yönelmişken bir ses duyuyorum. Bir kapı açılıyor abla beni Ramazan Usta gönderdi ölçü alacaktım diyor tanımadığım bir erkek sesi. Gel kardeş buyur diyor annemin sesi.  Ben 15dk lık öğle uykumdan doğruluyorum gözlerim doluyor kalbime bir kasvet çöküyor deminki neşemden eser yok.

9 Mart 2012 Cuma

Son günler...

Şubat ayını sevmiyorum. Ne kadar elim gitse de bir türlü yazamadım. Mart' ı da ıskaladım galiba hangi ara geldi anlamadım. Şubat'tan sonra en sevmediğim ay Mart'tır. Kendimi bildim bileli Şubat ayında bir ölüm, Mart ayında maddi sıkıntı yaşarım. Ben mi böyle şartlanıyorum gerçekten bu aylar mı bana yaramıyor çözemedim.

Cemreler düşüyor bahar geliyor. İçimde bin çeşit heyecan baharın telaşından mı bebelerden mi...Bu bahara çok fazla anlam yükledim. Kaldırır inşallah.

Biz iyiyiz. Artık izne çıktım.  Ömrümün en tembel günlerini geçiriyorum. Yazlık bir yere tatile gitmişim gibi. Zaman kavramından uzak. Bugün günlerden ne diye sorsan bilmiyorum. Çünkü bugün günlerden Mahir le öğle uykusuna yatma günü, uyandığımızda annemin şahane yemeklerinden yeme günü, sonra Mahir le oynama günü, biz oyun oynarken annemin bize meyve dilimleme günü. Okuldan gelen kardeşle akşama ne pişirsek günü. Mahir biraz uzun uyursa bacakları uzatıp kitap okuma günü, ikizlerden hangisi daha hareketli bak bu taraftaki kız olan o biraz sessiz, oğlan çok fena diye klasik hamile muhabbeti yapma günü. Araba kullanmayı, trafikte sinirlenmeyi unutma günü.Sevdiklerinle uzun uzun vakit geçirme günü. İşle ilgili gelen telefonlara, maillere bakıp ee olacak o kadar deme günü. Mahir ve koca karnımla herkesin garipseyen bakışlarına aldırmadan  kısa yürüyüşler yapma günü. Ablamla yaptığımız bir öğle kaçamağında fırının önünde ablamı beklerken yanımdaki yeğenime (3 yaşında)  ve Mahir'e en son karnıma canavar görmüş gibi bakan teyzelerin ikisi de senin mi sorusuna somurtmadan cevap verme günü. Mahir'le martılara simit atıp vapur sefası yapma günü. Kuzuyla kimbilir bir daha ne zaman gideriz diye İstiklal de tur atma günü. Kısacası; bugün günlerden ne diye sorsan bolca huzur, dinginlik derim sevgili okur...

Bitmek üzere olan ama bir türlü bitiremediğim kitapları yazarım bir ara sana. Şimdilik benden bu kadar.

Fotoğraflar maalesef yine telefonla çekildi. Nikonum pas bağlamıştır artık. 
Eminönü-Kadıköy vapurundan Galata yı çekme çabası.
Her geçen gün daha fazla büyüyen küçük insan.

12 Ocak 2012 Perşembe

Deli Kadın Hikayeleri


Sen buysan başkası ol
buysan kederden öleceğim
başkası olursan de kimi seveceğim?

Yılmaz Odabaşı 


Deli Kadın Hikayeleri’ni Peren’le Kasım ayında yaptığımız birkaç saatlik Beyoğlu kaçamağında keşfettim. Biraz densiz bir keşfediş oldu. Peren bir şey anlatıyordu  tam Yapıkredi’nin oradan geçiyorduk ve ben birde aaa nasıl olur  Mine Söğüt kitap mı çıkarmış benim niye haberim olmadı diyerek Peren in tüm cümlelerini ağzına tıkadım. Neyse ki kitapseverler bu halleri anlıyorlar.

Deli Kadın Hikayeleri ismiyle kapağıyla yeterince iç karartıcı. Bir de elinize alıp ‘delirerek ölenlere’ ithaf edildiğini okuyunca, hala cesaretiniz varsa sayfaları çevirip Bahadır Baruter çizimlerini görünce okumaktan vazgeçebilirsiniz. Ama uzun zamandır çocuk gelişimi,psikolojisi, ıvır zıvırı ile beyni dolmuş bir anne kitabı tüm karanlığına rağmen  bir gecede bitirebiliyor.Kitap günlerce rüyalara girecek kadar kasvetli. Tüm öyküler her gün maruz kaldığımız 3.sayfa haberleri gibi. Ama birden bu kadar sert bir bombardımana maruz kalınca bolca karın ağrısı bırakıyor bünyede. Bana anne baba ve diğer ölümcül şeyleri  hatırlattı. Bir de bu dünya gerçekten fazla karanlık.


Şiir kitapla alakasız. Sabah uyandığımda dilime takılmıştı.

10 Ocak 2012 Salı

Tüketmeli mi?




Evde hummalı bir çalışma var. Yıllar önce –duyan, okuyan da 20 yıl önce sanacak 3 yıl önce- düğün öncesi aceleyle yerleştirdiğimiz kitaplığımız artık isyan edip kitap kusmaya başlamıştı ama ısrarla görmezden geliyorduk.Çocuğun ayrı odası olsun fikrine karşı bir anne olan ben çalışma odasını bebeler için oda yapmaya karar verince önce bu isyanı bastırmam gerek diye düşündüm. Fakat isyan uzun süredir sürdüğünden neresinden tutsam elimde kalacaktı. Kuzu insanı bu iş böyle olmaz biraz ayıklamak gerek diyerek olaya dahil oldu. Ayıklamak demek vermek demek paylaşmak demek.  Bunlar benim gibi kitap cimrisi bir insanın asla duymak istemeyeceği sözcükler. Ama başka çare bulamadığımdan boyun eğdim. Sadece dergilerimi verme konusunda ikna oldum. Kimisine 93 yılında abone olmuşum kimisine 98. kimisi aylık kimisi haftalık. Birikmişler birikmişler bir yere sığmaz olmuşlar. Koliler geldi dergiler indi. Pazar akşamüstü başlayan ayıklama işi dün gece 2 de bitti. Ben her seferinde yarın öbür gün çocuklarımız annemiz babamız ne okumuş diye bilmek istemezler mi? Türkiye’nin yakın siyasi tarihini haftalık dergilerden okumak istemezler mi diye sürekli duygu sömürüsü yapsam da kuzu baskın çıktı paketleme bitti. Ama şimdi daha zor bir soru var. Bu kadar dergi ne olacak. İmkânları kısıtlı bir okul kütüphanesi için anlam ifade eder mi. O canım kuşe kağıtlara basılmış gezi dergileri belki evet ama diğer o bol yazılı az fotoğraflı edebiyat ya da siyasi dergiler çocuklar için hiç cazip olmaz sanırım. Mizah dergileri…Bilmiyorum bakacağız. 

Tabii kitaplığın sadece dergi kısmı bitti. Bir de kitaplığın boşaltılıp,sökülüp,diğer odaya taşınıp yeniden yerleştirilme işi var ki aman aman diyeyim yazarken yoruluyorum. 

Kitapları toplarken sık sık Yasemin i andım. Yasemin kullanmadığı eşyalarını okuduğu kitaplarını paylaşan biri. Ve ben özellikle kitap konusundaki tavrını çok takdir ederim. Ben bu konuda kesinlikle sorunlu biriyim. 11’e 10 kala diye bir film vardı bilmem hatırlar mısınız? O filmdeki amca gibi olmak niyetim ama aile genişledikçe mekanlar kısıtlı oldukça biriktirmek bir keyif değil sorun haline geliyor.

Bir de düşünüyorsun bir daha okumayacağın onca dergi okumak isteyen birilerine gitse daha anlamlı olmaz mı? Senin o artık eskisi gibi uğrayamadığın kitaplığında toz tutmaktansa bir çocuğa hayal kaynağı olsa fena mı olur.
Sürekli alma eğilimi fena bir şey. Kendime aldığım kıyafetler konusunda çok kontrollü olduğumu düşünürüm. Üzerimde bazen 10 yıllık pantolonlarım olur. Çantalarım eğer hediye değilse 8-9 yılı geçirmiş renkleri atmışlardır. Annem bir keresinde bir daha o ayakkabıları ayağında görürsem eskiciye vereceğim dedi diye ayakkabılarımı çöp konteynırının yanına bırakmıştım da oysa ki henüz 4 yıllıklardı sonra pişman olup alsam mı diye içimden geçirmiştim ama ayakkabılar gitmişti. Böyledir benim kıyafetle ilişkim. Bir keresinde arkadaşımın düğününde şahitlik edeceğim diye aldığım iddialı kırmızı elbise dışında mazimde pek bir şey yoktur. Onu da hangi akılla aldım hala şaşarım. Kozmetikle ilişkim zaten sınırlıdır. Bir ara 2008 başlarıydı şuurumu kaybedip kozmetiğe para gömmüşlüğüm oldu hem de böyle kimyasallı şeylere. Sonra onlardan arınıp organik kozmetik derdine düştüm. Mahir e hamile kalmam,emzirme süreci o süreç bitmeden yeniden hamile kalmamla uzun zamandır kozmetik olayı çıktı zaten hayatımdan.

Mahir gelmeden önce onun için alışverişe çıktığımızda ben 4–5 çocuk büyütmüş bir anne kadar kontrollüydüm. Buna gerek olmaz şunu giymese de olur diye her şeyi asgaride tuttum. Mama sandalyesi puset gibi şeyleri arkadaşlardan 2.el aldım. Hiçbir şeyin de eksikliğini çekmedim. Ama ikizlerde ipin ucu sanki biraz kaçtı. Hep bir telaş var içimde. Sanki kalabalık gelecekler diye hep bir şeyleri eksik olacak gibi. Mahir dünyaya geldiğinde ben ona bir çanta bile hazırlamamıştım. İkizlerin çoğu şeyi hazır gibi. Dolap, oda vs. hiçbir şey alıp yapmamışken ikizler için dolap alıp odayı düzenlemeye başladım. Bu biraz da mecburiyetten oldu. Çünkü bebelere yatacak yer yok. Mahir ileride kızmaz bana inşallah. Neyse ne diyordum tüketim…Benim çocuğum en iyisine en güzeline layık zihniyetiyle masum kılmaya çalıştığımız içimizdeki tüketim canavarı çocukların sadece birkaç ay giyeceği şeylere bir sürü para yatırmaya sebep oluyor. Bir yerlerde çocuklar yedek bir kıyafetleri olmadan büyürken…

Kıyafet konusunda kendimi aklayabilirim ama bu kitap konusunda kendimi ehlileştirmem lazım. Daha az almalı daha çok okumalı daha fazla paylaşmalıyım.

 Bir de günlerdir içimde savaş verdiğim çamaşır kurutma makinesi ihtiyaç mıdır sorusu var ki o ayrı bir yazı konusu olur…

Fotoğraflar; biz dergileri toplarken yanımızdan ayrılmayan güzel Sıdıka'dan.

5 Ocak 2012 Perşembe

Milgram Deneyi

İnsan niye kapalı bir mekanda kafasının üzerinde güneş gözlüğü varken çekildiği bir fotoğrafı profil fotoğrafı yapar. Tüm dertler bitti de bunu düşünüyor değilim elbet ama kafama takıldı.

Benim psikoloji okuyan bir kardeşim var. Sosyoloji okumayı denemiş bir kardeşim de var. Bir de ablam var. 10 gün sonra Sosyoloji den mezun olacak. Şimdi böyle yazınca kulağıma pek bir fantastik bir aileymişiz geldi. Bu insanların yani kardeşlerin okudukları bölümlerin tek tercihleri olması filan fantastik değil fazla iddialı bir aileyiz galiba. Ben son tercihine girmiş biri olarak ailenin yüz karası olabilirim. O son tercihi de amcamın zoruyla alakasız yazmıştım. Yoksa tüm tercihlerim psikolojiydi. Neyse konumuz bu değildi. Kardeşim psikoloji 2.sınıfta. Bu sene daha bir faaller. Hocaları sınıfı gruplara ayırıp bir takım testler veriyor. Kardeşim ve arkadaşlarına da  'Toplumsal Etkiye Uyma Davranışı- Milgram Deneyi' ni uygulamak düşüyor. Bizim çömezler ellerinde bir kamera ile gidiyorlar Taksim'e. Olayın hatıra fotoğrafını da  koyalım.






Olay şu;  iki öğrenci bir binanın çatısında pusuya yatıp kamerayı kuracak. Bir öğrenci onların olduğu binaya bakmaya başlayacak. Kamera ve öğrenciler görünmeyecek. Sonra o bakarken yine bizimkilerin tayfadan bir iki kişi sırayla gidip yukarı bakmaya başlayacak. Bunu gören halk ne tepki verecek. 2 öğrenci de halkla iletişime geçip ayy teyze/amca ne olmuş ki diye soracak. Çok eğlenceli bir deney olmuş. Bir o kadarda trajik bence. Çünkü etraftaki insanlar olaya hızlıca odaklanmışlar. Bir de şöyle bir detay var. Amca ve teyzelerin nereye bakıyorsunuz ayy ne olmuş sorularına asla cevap vermiyor ilk ekip. Neyse daire yanmış ona bakıyoruz  diyenler, biri intihar edecekmiş o binada diyenler. Hayal gücü alıp başını gidenler. En çok bir teyze güldürmüş çocukları. Ben koyun değilim onlara bakmıyorum ben sanat tarihçisiyim binayı inceliyorum diyerek olaya noktayı koymuş. Bugün de aynı deneyi Eminönü'nde yapacaklardı. Ayrıntıları dinlemek için akşamı beklemedeyim. Italo Calvino'nun böyle bir hikâyesi vardı. Üşenmeyip yazsam bir ara güzel olur.