5 Mayıs 2009 Salı

Devrim; Yeryüzüne yalın bir bakıştır


Uzun süren hastalık döneminden sonra hayata dönüş operasyonu ile tekrar döndüm dönülecek bir hayat varmış gibi. Ahh nasıl karamsarım sevgili blog. Kelimelerimin karanlığı seni de yoracak bugün. Ama bugün böyleyim işte hoş gör beni. Hem havada pek müsait karamsar olmaya. Eee akşama Hıdırellez şenlikleri vardı ne olacak şimdi. Gidecektim ama yazarken aklıma geldi hem hava soğuk hem depresana söz verdim bu akşam görüşelim diye. hem hiç öyle Hıdırellez ve şenlik modunda değilim. Hayata karşı çok kırgınım şu sıra blog. İçimde kocaman kocaman acılar büyüyor nasıl azalacaklar, nasıl hafifleyecekler.

Evde kalıp yattığım sürece gözümü açabildiğim zamanlarda film izledim. Başka Semtin Çocukları ile açılışı yaptım. Devamı Bahoz (Fırtına) ve Sonbahar ile geldi. Sonbahar’dan sonra dağılan bünyeyi toparlayamadım zaten.

Başka Semtin Çocukları uzun zamandır yanı başımızda duran ama görmezden gelinen Gazi Mahallesine çevirmişti gözleri ama rahatsız edici kötü oyunculuklar ve olayın sadece Alevi-Sunni ilişkisine kilitlenmiş olması vasatlığa itmişti filmi. Tamam, orada kaybeden bir gençlik var. Konfeksiyon atölyesinde çalışırken zengin olma hayali kuran, sevdiğini alıp kaçmak isteyen, oraya ait olmak istemeyen bir kitle var. Ama bir de –filmde fon olarak kalmış- devrimci gençlik var. Onları da görmek isterdik. İkisi bir filme sığar mıydı? Bilmem, en azından arkadaşlarına dergi veren çocukla olan diyaloglar daha uzun olsa, çocuk onları kendi aydınlık yoluna davet etse. Bir de babanın namazı bozmama azmi pek yapay geldi. Adam biri bıçakla evine dalacak oğlunun gırtlağına bıçağı dayayacak. Sen namaza devam edeceksin. Hiç inandırıcı değil. Bir de Alevi olsam kızardım ben bu filme. Nedir kardeşim yeryüzünde en çok içen ve küfreden millet biz miyiz diye. Alevi olmasam da kızdım ya…

Geleyim Bahoz’a;- sinema eleştirmeni havasına girdim.- Oysaki sadece Sonbahar’ı yazmak istiyordum. Aslında Sonbahar’ı susmak istiyorum uzun uzun. Yusuf gibi sessizliğe bürünmek. Yusuf gibi kuyularda kalmak istiyorum.

Sonbahar’ı izlerken her karesinde Ahmet Kaya’dan bir şarkı geldi aklıma. Film bittiğinde kuzunun içimi okumuş gibi Şafak Türküsü’nü açması hepten tuz biber oldu. Karadeniz'i gezmiş yaylalarına çıkmış biri olarak film zaten görüntüleriyle yeniden büyüledi beni. Bir de Yusuf… Ah Yusuf acılar tek başına mı çekiliyor. Hayat yükü tek başına mı taşınıyor. Sen içeride tükenirken annen baban sevdiklerin nereye savruluyor. Yaşarken kim mutlu oluyor.

Mikail burası da bir hapishane diyordu. Aşık olduğu Asiye’nin yanına gitmeyi istemiyordu. Babasının yanında birkaç ay takılıp kaçarım sanıyordu. Neydi onu kaçmaktan alıkoyan. Ev iş aile arasına hapsolmuş güvenli hayat mı? Sahi Mikail, nereye kaçacaktın.

Cihan dışarıda günler su gibi akıyor diyordu. Benim aklımda Ahmet Kaya;

burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.

…….........................

dışarıda mevsim baharmış
gezip dolaşanlar varmış
günler su gibi akarmış
geçmiyor günler geçmiyor.

Cihan mutlu muydu? Bezgin sesiyle Yusuf’u teselli etmeye çalışırken. Yusuf değil ama kendisi teselliye muhtaçken. O Mikail gibi değildi. Üniversiteyi kazanmıştı okumuştu. Diploma, iyi bir iş, seni seven bir kadın, bir de çocuklar. Yetiyor muydu tüm bunlar mutlu olmaya. Mutluluk neydi ki Yusuf. Sen içeride olmasan evlenecek miydin Neslihan’la. Mutlu olacak mıydın Yusuf. Neslihan koltuk takımlarını değiştirelim dediği zaman, perdelerde eskidi Yusuf dediğinde aklına sosyalizm gelecek miydi? Yoksa tabii sevgilim kredi kartımı bırakayım sana diyecek miydin? Ahh Yusuf…

Hep böyle sakin miydin Yusuf. Kendini dinleyip geçmişin izleriyle yüzleşirken kendi satırlarını okurken 12 yıl ceza alacağını bilirken aileni teselli ederken hep böyle sakin miydin Yusuf. Karadeniz’in hırçın havası seni üşütürken, yağmurlarda ıslanırken, gençken, çocukken, devrimciyken, evlatken, ölürken hep böyle sakin miydin Yusuf. İçinin fırtınaları görsek dayanamayız diye mi sustun Yusuf. Annene mi kıyamadın. Son bir konuşma bir veda. Daha fazla yaralamak istemedin mi. Senin yaralarını kim saracak Yusuf. Senin gibi yitip giden yüzlerce gencin hesabı kimlerden sorulacak Yusuf.

Elka kendi hayatının en güzel yıllarını harcarken sana soruyordu cevap alamayacağını bile bile. En güzel yıllarını sosyalizm için mi verdin.

Son günlerini yaşadığını bilirken bir çocuğa matematik anlatmak onun hayalini gerçekleştirebilmek bir hayatta iz bırakabilmek seni Yusuf yapan bu muydu?

Filmin etkisi birkaç güne kalmaz geçerde. Hayatın etkisi ne olacak. Yaşanılan onca acı, hayatının baharında kaybolan onca genç, hücreler, işkenceler. Bunlarda geçecek mi?

Yusuf sen gittin…Bir şeyler değişti mi diye sorarsan..23 Nisan’da Hakkari’de 12 yaşındaki bir çocuk polis, dipçiği ile kafasına defalarca vurduğu için ağır yaralandı. Basın bir iki kez yazdı durumu şimdi nasıl haber yok. İşçiler bu sefer 1 Mayıs’ta Taksim’deydi Yusuf. Hepsi gidemedi. Gidenlerde gidemeyenlerde biber gazına maruz kaldı. Ama olsun Yusuf, seneye belki hep beraber çıkarlar Taksim’e. ‘Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ Yusuf buna inanıyoruz.

Böyle işte Yusuf ben şimdi işimin başına dönerim, fonda Ahmet Kaya bana seni ve ötekileri hatırlatır. Petrol fiyatlarına bakayım Yusuf, dolar düştü. Haberlere göz atayım. Mardin’de 44 kişi öldürüldü. İnsanlar öldürülüyor Yusuf. Bizler bir kedinin tüyüne zarar vermekten imtina ederek yaşamaya çalışırken insanlar öldürülüyor. Böyle işte Yusuf. Sana Ahmet Kaya ile veda edeyim. Birazda senin adına veda etmiş olayım geride kalanlara…

Sevgili Özcan Alper seni görebilmeyi isterim. Hiç konuşamam girişkende değilimdir. Teşekkür cümlelerimde hafif kalır. Ama içimdeki seni alnından öpme eylemini bir gün gerçekleştirmeyi dilerim.



titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is,
ve göz gözü görmez bir sis değildik biz
beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla,
ve tarihle yargıla...

bal değildir ölüm bana,
idam gül değildir bana,
geceler çok karanlık,
gel düşümdeki sevgilim,
ay ışığı yedir bana...

”ahh... ben hasrete tutsağım,
hasretler tutsak bana
bıyığımdan gül sarkmaz,
bıyık bırakmak yasak bana,
mahpus bana, sus bana.
yağlı ilmek boynuma...
sevgili yerine
koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım,
ve sonra sabırla beklerim,
bulutları çekersiniz üstümden,
suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız,
ve o güzel geleceği getirirsiniz bana...
ölüm tanımaz işte o zaman sevgim,
tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına, doğrulurum,
gözlerimde güneş koşar,
ve çiçekler ekersiniz, çiçekler ekersiniz toprağıma...”

duygu bana, öykü bana,
roman gibi her an bana
hücremde yalnızım gel,
gel düşümdeki sevgilim,
soyunup hazırlan bana.

“biraz sonra asmaya götürecekler beni,
biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni,
hoşçakalın sevdiklerim;
dört mevsim, yedi kıta, mavi gök...
bütün doğa hoşçakalın...
hoşçakalın sevdalılar,
çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar,
sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar,
hoşçakalın...
hoşçakalın senfoniler, oyun havaları,
sevda türküleri ve şiirler.
bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler.
dağlarında yürüdüğümüz toprak,
yalınayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler hoşçakalın...
hoşçakalın ağız tatlarım;
sıcak çorbam, çayım, sigaram...
havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram...
parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı,
ve kalemimi, ve saatimi,
ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
hoşçakalın, hoşçakalın...”

dostum bana, sevdam bana,
soluğunu geçir bana,
uyku tutmuyor gözüm,
anılar sıraya girdi.
gel anne süt içir bana.

”hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar,
mutluluğu için dövüştüğüm insanlar,
yedi bölge, dört deniz,
yedi iklim, altmış yedi şehir,
okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları...
deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar,
asfalt yolu boyu dizilmiş fabrikalar,
ve işçiler ve köylüler...
hoşçakal ülkem
hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim,
hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya,
hoşçakalın dünyanın bütün halkları,
sınırlı olmayan mekâna,
sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben;
en sevda halimle, en yaşayan halimle,
gidiyorum dostlarım,
hoşçakalın, hoşçakalın...
beni yaşamımla sorgula iki gözüm,
beni yüreğimle, beni özümle,
bilimle anla beni, felsefeyle anla beni,
tarihle anla beni,
ve öyle yargıla.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder