19 Ocak 2010 Salı

18 Ocak 2010 Pazartesi

Kıyamet sen de kop kopacaksan.


19 OCAK'TA HRANT İÇİN ADALET İÇİN
Hrant Dink katledileli üç yıl oldu ve onu öldürtenler hâlâ elini kolunu sallayarak dolaşıyor.
Ayak işlerini gördürdükleri üç-beş adamı mahkemenin önüne attılar. Görevlilerinin doğru dürüst soruşturulmasını önlemek için devlet valisiyle, komutanıyla, siyasetçisiyle, yargıcı ve savcısıyla seferber oldu. Attıkları manşetlerle cinayete zemin hazırlayanlar, pişman olacakları yerde pişkin pişkin görevlerini sürdürdü. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmî görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çeken ve dağıtanlar... Hepsi korundu, kollandı ve hepsi hâlâ devlet görevlisi.
Hrant için adaleti çok gören devlet onlara yeni rütbeler, terfiler bile verebilir.
Bütün bunlara bakarak soralım:
Hrant'ın katili kimdir?
Ve cevap verelim:
Hrant'ı kollektif bir "resmî" irade öldürdü.
Bu iradenin sahipleri gaddar, korkak ve hilebazdır. Ortaya çıkamaz, kendilerini gösteremezler. Derin devletin dehlizlerinde ele geçirilen "Kafes" planını hatırlayın. Hrant'ın katledilmesinden "operasyon" diye söz edildiğini hatırlayın.
Onlar bizi de, Hrant'ın arkadaşlarını, sevenlerini, adalet arayanları da kendi karanlıklarına çekmeye çalışıyorlar. Mahkemelerin tozlu dosyaları arasında tıknefes olalım, duruşmalara gidip gelmekten usanalım, adalet aramaktan umudu keselim istiyorlar. Kesmeyeceğiz. Kesemeyiz.
Çünkü Hrant Dink cinayetinin arkasındaki "devlet eli" tereddüde yer vermeyecek şekilde yargı önüne çıkarılmadıkça, katillere yardım eden, göz yuman, raporları hasıraltı eden, katile kahraman muamelesi yapan polis amirlerinden, jandarma komutanlarından, valilerden, soruşturmaları engelleyen yargı üyelerinden hesap sorulmadıkça, hiçbirimizin geleceğinin güvence altında olmadığını biliyoruz.
Hrant bize her şeyden önce onurlu bir kardeşlik ideali bıraktı.
Onurlu ve güvenli bir kardeşlik için,
Hrant için adalet için,
19 Ocak'ta onun öldürüldüğü yerde buluşacağız.

Adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü,
onurlu bir hayat istiyorsanız bizimle olun.

19 OCAK'TA HRANT İÇİN ADALET İÇİN
 
14 : 30 - Agos Gazetesi önü 




Ben orada olamayacağım malesef. Gün içerisinde şirketten izin almak için geçerli sebeplerin olmalı. Hrant geçerli bir sebep değildir. Doktora gittiysen raporun olmalı. Bankaya gittiysen dekontun olmalı. Kılın olmalı tüyün olmalı. Eskiden böyle değildi. İzin yazınıza gayet açık ve net 1 Mayıs'a gitmek için izin istiyorum diye yazdığınızda olumlu cevap aldığımız günler vardı. Birkaç yıl önceydi o günler. Hatta bir keresinde Ahmet Aslan konseri Maltepe’de diye konsere yetişebilmek için izin almışlığım vardır.Sonra yönetim değişti işin ehli olmayan insanlar müdür sıfatı ile işe başladı. Geçen sene şirketten bir arkadaşın Gazze’in işgali ile ilgili İsrail konsolosluğunun önündeki eylem için öğle saatlerinde istediği izin,  siyasi eylemlere katılmamanız önerisi not düşülerek geri çevrilmişti. Bizde öğle tatili diye bir kavram yok zaten. Arkadaş iznini öğle tatili için istemişti ama öğle izni hakkından çok bir ülkenin insanlarının öldürülmesinin protesto edilmesi ne zamandan beri siyasi eylem oldu anlamadık biz. H.sonu bir haber vardı Radikal’de. Metrobüs zammını protesto eden Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri hakkında disiplin soruşturması başlatılmış. Demokratik haklarımız suç haline geliyor. Bu saftirik millette o öğrencilere destek olmak yerine gidip belediyenin düzenlediği saçma-sapan ışık gösterilerine katılıp gaza geliyor kültür başkenti olduk diye çoşuyor. Başkent olsan kaç yazar senin karnın hala aç. Ben bu halkı anlamıyorum. Tamam, bu başkent olma kutlamalarındaki yapılan harcamaların çoğunu belediye yapmamış bilmem ne fonu yapmış.- bu da çok geçerli bir mazeretmiş gibi- Yine de belediyenin yapmış olduğu  böyle bir zırvalığa alkış tutmak nasıl bir ruh halidir. O belediye değil mi itfaiyecilerini, şoförlerini, taşeron firma kadrosunda çalıştırdığı işçilerini sömüren,maaşlarını vermeyen,senin metrobüsüne zam yapan. Sen de gidip bilmem kaç milyon harcanan o havai fişek saçmalığını izliyorsun. Yaa bir de nedir havai fişek olayı. Yeryüzünde bundan daha anlamsız bir görsellik ve gürültü kirliliği var mı. Bilen varsa söyleysin. Hrant’tan şirket içi izinlerden nereye geldik. Dünya dönüyor da hiçbir halt değişmiyor. Acılar,zulümler,ölümler,haksızlıklar her geçen gün artıyor.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Sonya





Fotoğraftaki küçük hanım dünden bu yana artık bizimle yaşıyor. Bir ömürde yaşar inşallah. Sıdıka’nın arkadaşı olsun birlikte oyun oynasınlar, hem bebek gelince depresyondan depresyona koşmasın düşüncesiyle aldık bu küçük hanımı ama Sıdıka dünden beri depresyonda. Allahım o sakin tırsak kız gitti yerine Avatar’daki Neytiri gibi ağzını açıp tıslayan bir kız geldi. Hala çok tırsak ve korkak ama tıslayıp duruyor. Bizi ısırıyor. Hele benim yüzüme bile bakmıyor. Akşam ki halleri çok komikti. Yeni kızımız tam bir sevgi pıtırcığı biz Sıdıka’yı sakinleştirmeye çalışırken gelip gelip bizi öpmeye çalışan acayip sokulgan ve hareketli bir kız. Ama Sıdıka hanım bu tatlı kızın barışcıl çabalarına pati atarak cevap veriyor. Acayip gergin. Koltukların altından çıkmıyor.Neyse akşam ufak çaplı kavga girişimlerini sona erdirip küçük kızı gizli kapaklı sevip bizim hanımı aldık odaya yattık. Bütün gece kendini sevdirdi attı tüm gerginliğini. Sabah mutlu mutlu uyandı. Bana öpücükler veriyor. Ufaklığı gitti sanıyor. Kapıyı açmamla ufaklık odaya daldı tabii. Bizimki yine başladı tıslamaya. Tabii hemen surat asıldı öpme girişimlerim karşılıksız kaldı. Bir de hatunun bir huyu var. Sinirlendiği zaman göz ile iletişim kurmuyor.Ne yaparsan yap asla seninle göz teması kurmuyor. Garip bir kız. Şimdi kuzu ve kızlar evdeler. Aklım onlarda. Yanlarında olsam o şapşal hallerini izlesem.

Sıdıka'nın ismini ben koyduğum için yeni kedinin isim hakkı kuzunun. Henüz net karar vermedi ama şimdilik Sonya oldu bu güzel kızın ismi.

11 Ocak 2010 Pazartesi

İnsanlar yaşadıkça neler görüyorlar değil mi?







Selendi’nin bendeki karşılığı. Keyifli bir yolculuk. Birkaç saatlik uyku. O zamana kadar gördüğüm bütün ilçelerden farklı bir ilçe. Güleryüzlü insanlar.Güzel bir kır  düğünü.

 Kuzu ile bir akşam otururken, kuzu sanki o an aklına gelmiş gibi yaa yarın akşam benim bir arkadaşımın düğünü var ama gidemeyiz diye söylemedim dedi. Niye gidemeyiz ayol bana yolculuk de yeter ki dedim. Uçak fiyatlarının çok uçuk olduğunu görünce Cumartesi gecesi birkaç saat uyuyup sabaha karşı düştük yola. Çok keyifli bir yolculuğun ardından vardık Selendi’ye. Gelin ve damat yoğun olduklarından arkadaşları bizimle ilgilendi. Düğün saatine kadar takılabileceğimiz bir eve götürdüler bizi. Çok şeker ve misafirperver bir teyze bize yemekler hazırladıktan sonra uyuyabileceğimiz bir oda gösterip ortadan kayboldu. Uyku sonrası dışarı çıkıp biraz dolaştığımızda karşımızda gayet şirin ve güleryüzlü insanlarla dolu bir ilçe vardı. İlçede dolaşırken Atatürkçü Düşünce Derneği dikkatimi çekti. Daha önce Karadeniz'i ve Doğu’yu az buçuk gezmiş biri olarak ilçelerde hatta şehirlerde bile pek görmemiştim. Neyse sonra misafir kaldığımız evin her odasında Atatürk posterleri ilgimi çekti. Uzun lafın kısası gençleri de yaşlıları da gayet modern olan, kimsenin kimseyi yargılar bir şekilde bakmadığı bir yerdi Selendi. Akşamda eğlenceli bir düğünden sonra yine düştük İstanbul yollarına. Selendi güzel bir anı olarak kaldı hafızamda. Ta ki son birkaç gündür basına yansıyan haberlere kadar. Olayın arka yüzünü tam olarak anlamak mümkün değil. Her gazete ayrı bir şey söylüyor. Fakat sonuçta üzücü olan bir şey var ki; insanlar yıllardır yaşadıkları bir şehirden ayrılmak zorunda bırakıldılar, sürgün edildiler. Her şeyi geçtim yani onca emek, ev, arabayı da çocukların geride kalan kuşlarına ve köpeklerine üzülmeleri beni çok yaraladı. Selendi halkının gerekçesi; bu insanlar içki içiyorlar küfrediyorlar mafya gibi yaşıyorlar. Bunu geçerli bir mazeret kabul etsek bile bu insanlar 35 yıldır sizinle yaşıyor komşuluk ediyor. Hangi süreçte nasıl azaldı tahammül duygunuz. Ülkenin her yerinde patlak veren aşırı milliyetçi tepkilerin sonu nereye varacak bilemiyorum.


ÇİNGENE’NİN GÖZYAŞLARI

Cumartesi kanlı bir tatildi eskiden Çingene’ye
Şimdiki cumartesiler arada kaldı oysa
Güzel bir yabancı olarak hatırladı kendisini
Bildiğimiz dünyaya ne olmuştu
Kimler ne bölmüştü hayatımızda

‘Çingene ağlıyorsun sen şimdi
İnsanlar yaşadıkça neler görüyorlar değil mi?’

Varsın güzel bir yabancı olsundu
Yeşil vagonunda seyahat etsindi
Yazlık sinemalara gitsindi
Giyinsindi, hızla BMW’sini sürsündü
Herkes kaçsın, o hep gülsündü

Ya da şimdiki gibi varsın ağlasındı
Bir gece yarısında hiç yapmadığı gibi
Bir kitaba sarılsındı bir insan yerine

Kimin umrundaydı

Ahmet Güntan


*Fotoğrafları Edirne'de çekmiştim.

7 Ocak 2010 Perşembe

Şans nedir? Mutlu aşk var mıdır?



Sana bir hikaye anlatacağım. Uzun zaman önce caddenin çift tarafında oturdum, 22 numarada. Karşıdaki evleri seyrettim. Daha mutlu insanları düşündüm. Odaları daha güneşliydi, partileri daha eğlenceli. Ama aslında odaları daha karanlık ve küçüktü ve onlar da karşıdaki evleri seyrettiler. Çünkü biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürüz."

La fille sur le pont (Köprüdeki Kız ) filminden sevdiğim bir replik. 



 

Sorunun cevabını düşünelim, repliği okuyalım, şarkıyı dinleyelim, evlere dağılalım.

 

Fotoğraf, şarkı, replik hepsi birbirinden bağımsızdır.

 

Fotoğrafı Antep'te çekmiştim

22 Aralık 2009 Salı

Hareket Vakti




Peren sağolsun beni mimlemiş. Pek tabii ilk mimim.2010'dan beklentiler ve istekler. 30 yıldır bu ruhu bu bedende taşıyan biri olarak yapmak istediklerimi sekteye uğrattıysam tüm yükü 2010'a yıkmamak gerek tabii. Ama elbette yeni yılın heyecanı ile yenilenmeler ve istekler artıyor. Başlayayım bakalım neler birikmiş içimde;

1. Maden işçileri,tekel işçileri, tersane işçileri, tüm işçi ve emekçiler için daha adil bir dünya istiyorum.
2. Artık bu ülkede hiç  kimse dilinden,dininden,ırkından,inancından dolayı suçlanmasın,yargılanmasın,öldürülmesin.
3. Bir çocuk işçinin sanayide 14 saat çalıştığı, başka bir yerdeki çocuğun  kıçı kırık bir pc oyunu için ortalığı ayağa kaldırdığı bir dünya istemiyorum.
4. Yukarıdaki maddeye paralel olarak Türkiye'deki annelere anne olma eğitimi verilsin. Sokak ortasında çocuğunu döven anne görmek istemiyorum. Diğer tarafta kendi dünyasını unutup tüm hayatını çocuklarına harcayan anneler görmek istemiyorum. Yani tamam canınızdan bir parça eyvallahta nedir yani dünya sizin çocuklarınız var diye dönmüyor.
5. Annelikten dem vurmuşken kendim için bir temenni. Anne olma fikrine alışmak istiyorum. İçimdeki canlı ile tüm diyaloğum ultrasonda görmek ve kalp atışlarını dinlerken heyecanlanmaktan öteye geçmiyor. Daha erken belki ama kabullenmeme durumları mı var nedir içerlerde bir yerlerde.
6.İşyerindeki az gelişmiş beyinli insanlara kızıp kendimi üzmemek. 

7.İşimi sevmeyi denemek ya da bu yaştan sonra seveceğim bir meslek bulmak.
8. Fotoğraf çekmek. Daha çok fotoğraf çekmek. Kuzu ile dışarı çıktığımızda onun gibi çekemem diye  kenarda kalıp onu izlemeyi tercih etmemek.
9. Daha düzenli kitap okumak.
10. Daha az tüketmek. İhtiyacım olmayan bir şeyi almayı aklımdan geçirmemek.
11.Fransızca öğrenmek.
12. Yeniden Urfa,Nemrut ve Mardin'e gitmek.
13. Kuzu ile ispanya'ya gitmek. İspanya olmazsa Suriye olsun. Orası olmazsa başka bir yer. Yeni yerler görmek. Birlikte keşfetmek.
14.Sabahları erken kalkmak. Enerjimi daha verimli kullanmak. Yürümek koşmak zıplamak.
15.Hayatla çok didişmemek.
16. Trafikte daha sakin ve terbiyeli olmak.
17.Bahçeli bir evimiz olsun. Ev küçük olsa da olur ama bahçesi büyük olsun. Bir düzine kedimiz olsun. Kedi sever bir çocuğumuz olsun. Sevmezse onu evlatlıktan reddedeceğimden haberi olsun.
18.Annem hep başımızda olsun. Gecenin bir yarısı arayıp anne pilava kaç bardak su katıyorduk bu kuru fasulye niye pişmedi diye sorayım. Öfkeden gözümün döndüğü anlarda beni sakinleştirsin. Ne kadar gereksiz yere sinirlendiğimi tekrar idrak edeyim.Kardeşim tembellik ve ergenlik sendromundan kurtulup üniversite sınavını kazansın.Çok güzel fotoğraflar çekmekten vazgeçmesin. Diğer kardeşim aşık olsun.Ablam artık dünya nüfusuna katkıda bulunmasın.
19.Eskiden beni çok mutlu eden şeyler yeniden mutlu etsin. Kitabımın içinden düşen bir not,papatya kokusu,pamuk şeker,dosttan gelen bir mektup.



20. Son ses Umay- Hareket Vakti, Duman-Hayatı Yaşa dinleyip çoşabileyim.
 






















21.Kuzudan hiç ayrı kalmamak. Hayatı onunla keşfetmek.Onunla direnmek.Onun sessizliğinin neler anlattığını anlayabilmek. Bazen kelimelerin ne kadarda yetersiz olduğunu kabullenmek.  Onun sevgisini gösterme şeklinin benimkinden  daha farklı olduğunu unutmamak.
22.Tüm acılarına,çirkinliğine,götürdüklerine karşın hayatın yaşanası bir şey olduğunu aklımdan çıkarmamak.
23.Kaçkar'ın zirvesinde gün batımı izleyebilmek.
24. Daha duyarlı bir insan olmak. Birileri için koşturabilmenin,bir şey yapabilmenin yorgunluğunu yaşamak.
25. Daha çok sevip, daha az yargılamak.
26. Yerleşik yaşamın konforuna teslim olmamak.
27.Bisiklet sürmeyi öğrenmek.

28.Fotoğraftaki kız ve teyzeler gibi gündelik hayatın telaşesi içinde süslü olabilmek ve her daim gülümseyebilmek. 
  29. Ahmed Aslan'ı yeniden canlı olarak dinleyebilmek.  


Beni ne kadar sallarlar bilmiyorum ama ben de Depresan ve Meloş'u mimliyorum.


Fotoğraflar sırasıyla;
Karikatür pek tabii Radikal.
Geylikli'den kalkan Bozcada feribotu.
Cunda.
Urfa.

21 Aralık 2009 Pazartesi

3 Film 2 Kitap


Esasen popüler olan her şeye karşı son derece mesafeli bir insanım. O yüzden çok tutulan dizilerin en çok ilgiyi toplayan  oyuncuları ile yapılan filmlere de mesafeli olmayı tercih ederdim. Fakat birine hadi kafa dağıtalım diye gittik diğerine de kardeş seçimi ile gidince Neşeli Hayat ve Vavien'i izlemiş olduk. Avrupa Yakası ve Çok Güzel Hareketler Bunlar'ı  izlemişliğim yoktur. Fakat Pazar günleri anneme uğradıysak küçük kardeşimin kahkalar eşliğinde izlediği Çok Güzel Hareketler Bunlar şeysine gıcık olmaktaydım. Çünkü beni hiç ama hiç güldürmüyordu.




Neyse sondan başa gidelim Vavien'den başlayalım. Vavien elektrik ile ilgili bir terim. Filmde ne olduğunu öğreniyorsunuz. Küçük şehirdeki insanların mutsuzlukları etrafında gelişen olayları anlatıyor film. Kocasını çok seven, iyi dolma saran, leziz kıymalı pideler yapan Sevilay, 20 yıllık evliliğinin sonunda her sabah Sevilay'ın yanında uyanmaktan mutsuz olan, gönlünü Sibel'e kaptırmış, Sevilay'dan kurtulmanın planlarını yapan, gayet kötü denecek bir koca Celal. Bu mutsuz karı kocanın tipik bir ergen olan oğulları. Bir de abi ve vekil var. Abi Neşet Ertaş ile karşılıklı saz çalıp rakısını yudumlamaktan keyif alan yalnız bir adam. Vekilin tek derdi ise Sevilay'ın sarmaları. Oyunculuklar çok başarılıydı. Hele Binnur Kaya benim gözümde aşmış bir kadın. Oradaki o zavallı, tek dileği kocasının onu yeniden sevmesi olan, babasına karşı kocasını küçük düşürmeyen, kocasının tüm entrikalarını görmeyen ya da kabullenen sinik kadın rolünde gayet başarılıydı.Filmin mutlu sonunun para ile gelmesi manidardı. Celal tüm mendeburluklarından sonra parayı bulunca nasıl öyle değişiverdi.






Neşeli Hayat büyük şehrin insanlarının mutsuzluklarını anlatıyordu. Günde 40 TL kazanmak için sabahın köründe yollara düşüp o gün payına ne düşerse-terlik ya da noel Baba- o olan Rıza, dikiş diken yemek yapan ve çocuk sahibi olmak için tüm umudunu  bir kaşık bala bağlamış Ayla,  bencil, kendi istekleri dışında hiçbir şey düşünmeyen sevdiği kızı almakla kafayı bozmuş, tam dayaklık olan Ayla'nın erkek kardeşi Lokman,Lokman'ın sevdiği kızın ilginç ailesi, mutluluk zincirinin hormonlu mutluluk aşısı yapılmış elemanları,kahve ahalisi. Yılmaz Erdoğan'ın diğer filmlerinden çok daha farklı, aynı tadı vermeyen ama anlatmak istediğini iyi anlatan bir film olmuş Yılmaz Erdoğan ve Ayla rolündeki Büşra Pekin süperdi. Birde mekanlar çok iyiydi. Halk otobüslerine yetişme telaşesi, varoş bir evin içinde olması gereken tüm detaylar çok başarılıydı.Bu filmin finali de para ile gelen saadete bağlandı gibi geldi bana.




Ponyo yine bizi güzel dünyalara götüren bir Miyazaki filmi. Bu sefer bolca denizin altını görüyoruz. Bir tarafta insanların kötü olduğuna karar verip insan olmaktan vazgeçmiş bir baba, fantastik bir anne, ve onların çocukları Ponyo. Diğer tarafta denizci bir baba,çok çılgın bir anne-deli gibi araba kullanıyor-  saf temiz ve sevgi dolu Sosuke. Huzurevinde zaman öldüren bir grup yaşlı teyze.Önce tek başıma izledim sonra kuzu ile izledim.Kuzunun yorumu; 'güzel ama diğerleri kadar başarılı değil yani biraz çocuk filmi gibi' Ama ben Miyazaki ne yapsa peşinen beğenme niyetindeyim.




Bu ay ne kitap okuyacağımıza karar verme sırası bendeydi. Ben biraz kolaycılığa kaçarak yeni başladığım kitabı tavsiye ettim kızlara. Sartre'nin Duvar'ını okuyacağız. Dün gece itibariyle de bir haftadır elimde şekilde şekile giren Sahilde Kafka bitti. İlk kez Haruki Murakami okudum. Peren İmkansızın Şarkısını bitirmişti. Onu da merak ediyorum ama şu sıra Murakami'ye ara vereceğim. Kitap bir hayli ilginçti. Metafordan metafora sürüklüyor okuyucuyu. Oedipus Kompleksi,Hansel ve Gretel'i anmalar,kaderden kaçışın pekte mümkün olmadığı,ilginç karakterle dolu bir kitap. Altını çizdiğim bir kaç satır;

'İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur'

'İnsanın yaşamı hangi şekle girerse girsin, solucandan bir adım öteye geçmez'

'Senin dışında olan bir şey içinde olan bir şeyin yansıması; senin içinde olan bir şey dışında olan bir şeyin yansımasıdır. İşte o yüzden de, kendi dışında bir labirente adım atmak yoluyla, kendi içindeki labirente de adım atmış olursun. Bu da, çoğu durumda bir hayli tehlikelidir'

'Anılar, insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. Fakat aynı zamanda insanın içini lime lime de edebilirler'

Benden bu kadar blog.