22 Ekim 2009 Perşembe

Yoruldum


"İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejetaryen olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir..."

Mc.M.Zeylanovski


Mükâfat mı bekliyorsun. Başından konfetiler yağdırsınlar, el üstünde tutsunlar seni. Bu mu beklediğin. Neden çünkü sen iyi birisin. İnsanların kalbini kırmaktan korkarsın. Kimin başı sıkışsa, kim dara düşse hemen koşarsın yanına. Kimseler incinsin istemezsin. Sevdiklerinin gözünde bir damla yaş görmeye dayanamazsın. Neyse sorunları hemen çözülsün istersin. Elinden gelen ne varsa hemen yaparsın. Hiç düşünmeden sorgulamadan, karşılık beklemeden. Sadece insanlara mı? Sen tüm dünyaya karşı iyisindir. Klimayı açmazsın, deodorant sıkmazsın. Çöpünü sokağa atmazsın. Kağıt çöplerini plastik atıkları ayırır hepsini ilgili yerlere bırakırsın. Tüm hayvanları seversin. Yemeklerini atmaz onlarla paylaşırsın. Balkon kenarına ceviz koyarsın kargalar gelip alsın diye. Araba kullanırken herkese yol verirsin. Kornaya basmazsın. Kimseyi rahatsız etmeden yaşar gidersin. İyi birisindir sen. Sevdiklerine emek verirsin. Harcanıp gidiversin istemezsin.. Bir çiçeği büyütür gibi beslersin her gün sevgini. Kendini bile değiştirmeye çalışırsın bu uğurda. Bir şeyler değişir. Savaşırsın pes etmezsin daha iyi olsun diye uğraşırsın. Ama o sanki tüm bunları görmez bilmez gibi senin tüm çabalarını çöpe atar gibi geçer karşına; Yoruldum der…

Dümdüz kupkuru bir sesle mi söylese daha az can yakar, öfkeli ve isyankâr bir ses tonu mu? Ne fark eder ki. Sonucu değiştirir mi. Cümlenin kuruluş şekli. Yorulmuş. Yorgun düşmüş. Dün gece yeğenimle ödev yapıyorduk. Bir okuma parçası var. Onu okuyorsun sonra o parçada geçen 5- 6 kelimeyi sözlükten buluyorsun. Anlamlarını yazıyorsun. Sonra da içinde o kelimenin geçtiği cümleler kuruyorsun. Şimdi içimden içinde yoruldum geçen cümleler kurmak geliyor. İçinde yorgunum geçen şiirler/şarkılar. İçinden yorgunluk geçen sevgiler.

İyilikten yorgunluğa mı geldik. Ne alaka be. Takva filminde Muharrem (Erkan Can) karakterinin delirmeden önce söylediği bir söz vardı; 'Ben sadece iyi bir insan olmak istemiştim… Sadece iyi bir insan'. Ehh bir işe yaramıyor ki be yavrum. Sen iyi oldukça işler boka sarıyor.

20 Ekim 2009 Salı

Olmalı mı olmamalı mı?


Anne olmak ya da olmamak….


Ben anneliğin ille de yaşanması gereken aman şöyle yüce böyle şahane bir duygu olduğunu düşünmüyorum. Hayatımın hiçbir döneminde de anne olmayı aklımdan dahi geçirmedim, hayal etmedim, istemedim. Ama sanırım bu kadar isteksiz olmam sonucu -belki bir ceza bana- son zamanlarda yaşadığım rahatsızlığın tek tedavisi anne olmak. Farklı bir şeyler söylesinler diye bir sürü doktora gittim ama sonuç değişmedi. En kısa zamanda anne olunuz. Neyse konu benim anne olmam değil. Konu Sıdıka. Dünyanın tüm dertleri bitti bir bu mu kaldı diye düşünmekle birlikte kaç gündür aklımı meşgul ediyor. 15 gün sonra Sıdıka tam 6 aylık oluyor ve sanırım kısırlaştırma vakti geliyor. Tamam, onun sağlığı için huzuru için böylesi daha iyi kısırlaştırmazsak hırçınlaşabilir onun için de bizim için de zor bir süreç olabilir vs. vs. Ama acaba bir kez anne olmalı mı? Yani zaten onun en doğal hakkını gasp edeceğiz. Ama en azından bir kez anne olmasını sağlamalı mıyız? Sıdıka’yı aldığımız kişi böyle düşünmüştü. Ama şartları bize kıyasla daha müsaitti. Yani çalışmıyordu daha çok evde vakit geçiriyordu ve evi de müsaitti. Biz böyle bir ortam hazırladığımızda Sıdıka’nın 5 çocuğu olduğunu düşünürsek… Ne yaparım o kadar çocukla. Hepsini verebilir miyim? Versem üzülür müyüm? Biz Sıdıka’yı annesi ve kardeşlerimizden aldığımızda onlar çok sallamadılar bu durumu. Ama Sıdıka ilk üç gün resmen evin içinde ağlayarak dolaştı. Vermezsem 6 kedi ile ne yaparım. Sorular sorular sorular. Kuzenim bir arkadaşından kedi alacak. Henüz doğmadı alacağı kedi. Çocuk arkadaş çevresini ayarlamış. 4-5 tanesinin sahibi şimdiden hazır. Benim o kadar geniş bir çevrem yok. İnternete ilan versem bir faydası olur mu? Ben tüm bunlara dayanabilir miyim.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Saatçi Bayırı




Hırs ve Ceza dan sonra oluşan Ayça Şen fobisi ile okumaya başlamıştım Saatçi Bayırını. İlk 100 sayfada mız mızlanıp durdum. Üslubunu özensiz buldum. Sonraları pek bir sardı kitap ve dün kalbime kocaman bir fil hediye ederek bitti. Kalabalık bir aile. Hafif çatlak bir anane bir o kadar çatlak teyzeler dayılar. Onlardan daha çatlak komşular. Gürültülü konuşanlar,ağlayanlar,gülenler. Bazen ay bizimkiler gibi dediğim aile ilişkileri. Mutfakta fısır fısır dayıları ve ananeyi çekiştiren teyzeler. Bunların hepsini gözlemleyen bir çocuk. İnsan hayatının her döneminde çocukluğundan izler taşıyor. Bir koku bir mekan bir ses… Onca anıyı saklandığı yerden çıkartıyor. Kitap benim için biraz öyle oldu.




Benim çocukluğum bir apartman dairesinde geçti. Gürültücü komşular birlikte yapılan kahvaltılar. Tatlı dedikoduların yapıldığı ağlamaların da kahkahaların da paylaşıldığı anahtarların her daim kapıların üzerinde durduğu günler. O apartmandan 18 imde taşındık. Babamı kaybedeli birkaç ay olmuştu ve annem oradan taşınmanın hepimiz için daha iyi olacağını düşünmüştü. O zamandan bugüne ne zaman rüya görsem hep o evde olurum. Bilinçaltımın bir oyunu mudur, bir açıklaması var mıdır bilmem ama kardeşimin de benim de rüyalarımız hep o evde geçer.




Eski komşularımızla hala görüşüyoruz. En çok sevdiğim en uzakta olanı. Kitapta Suzi’yi okurken hep onu düşündüm. Annemin en yakın arkadaşıydı. Teyzemlerden ayrı bir yerde tutardım onu. Annem hep otoriter ağır ve mesafeli bir kadındı. O ise hep şen şakrak gürültücüydü. Eşi biraz rahatsızdı. O zamanlar depresyondu, şizofrendi yoktu tabi. Sinir hastası diyorlardı. Çocuk aklım almazdı. Melek gibi bir adam niye sinir hastası olsun ki. Biraz durgundu sessizdi evet ama bu muydu onu farklı yapan. Meğer şizofrenmiş çok sonra öğrendim. 12 Eylül döneminde sağcı ya da solcu olmadığı için dövmüşler. Öldü diye bir kenara atmışlar. O günden beri öyleymiş. Biraz tuhafmış. Oysa ben çok severdim. Önce babam öldü sonra o öldü. Annemin arkadaşı da annem gibi düşünüp çook uzaklara gitti. Kader bu insanın yakasını bırakır mı? Sonra oğlu şizofren oldu. En son geçen hafta konuştuğumuzda hastanede elektro-şok uyguluyorlardı. Birlikte büyüdüğüm yaşıtım olan çocuk şimdi bir hastanenin soğuk bir odasında aklını eline almış oturuyor. Oynadığımız bütün oyunlar, paylaştığımız onca şey, tokamı kırdı diye ortalığı ayağa kaldırmalarım. Hepsi üşüştü aklıma. Şimdi zaman dursun ve o günler geri gelsin istiyorum. M. Amca balkonda hep o demli çayını ve sigarasını içsin. A. çıkıp o soğuk elektro şok odalarından örüklerimi çeksin. Önce küseyim mızmızlanayım sonra barışalım o beni balkondaki salıncağımızda sallasın. Annemle G. Teyze sofrayı donatsınlar. Kuşlar gibi cıvıldaşıp yemeğimizi yiyelim.



Kitaptan aklıma kazınan bir cümle;

Hiçbir şey eskisi gibi değil. Bunu yaşadığım şeyler fazlalaşıp yoğunlaşınca daha iyi görebiliyorum. Hiçbir şey eski lezzetinde değil. Bu ayrılıktan sonra Suzi'yle Cem geri bile taşınsalar eski lezzetlerinden çok şey kaybetmiş olurlar. Gitmeden düşünselerdi. O evi boşaltmadan düşünselerdi. Gidenler geri gelse bile en sevdiğiniz parçalarını gittikleri yerde bırakıp geliyorlar.
"Gitmeyeceklerine olan güveninizi
"

9 Ekim 2009 Cuma

Karanlıktakiler


Son derece gergin geçen 3 gün. İşyerinde bir türlü ama bir türlü çözülemeyen uluslarası kriz haline gelen bir sorun ve bu sorundan sorumlu tutulan ben. Gerim gerim gerilen ben. Bugün sorunun çözüleceğine dair yeşil ışık yandı biraz gevşedim. İşyeri sorunlarını eve ve hayatıma yansıtmaktan uzak duran ben alakasız bir şekilde hatalı konumuna düşürülünce keyfim kaçtı. Salı günü bana moral olsun hissiyatı ve baskısıyla pek sevgili iş arkadaşlarımın ısrarı üzerine hadi sinemaya gidelim dendi Oysaki o gerginlikle Karanlıktakiler’ i izleme niyetim yoktu. Taksim’e gittikten sonra biletler alındı kuzu da geldi. Ama iş arkadaşları bize kısmi bir satış koyarak gittiler. Evlerine gelecek olan misafir erken gelmiş mış mış. Ben de tabii gıcık oldum. Ben onlar için geliyorum onlar benim için kalmıyor. Vs. vs. o gerilim ve suratsızlıkla izledim filmi. Benim asık suratlı halim hiç çekilmez. İnsanlıktan çıkıyorum böyle zamanlarda.

Daha kalabalık bir salon beklerken 10 kişi ile izledik filmi-5 kişisi zaten bizim ekipti.-Çağan Irmak serisinde en favori filmim Mustafa Hakkında Her şey di. Bu filmden sonra favorim değişmedi. Ama 2.favori olarak Karanlıktakiler i ekledim. Karanlıktakilerin kadrosu Issız Adamlar’dan oluşuyor. Günlük hayat içerisinde yollarımızın kesiştiği, asansörde bir günaydın ı esirgediğimiz, vapurda yanımıza oturan, yanımızdan geçip gidiveren ıssız adamlar ve kadınlar. Hepsinin kendi içinde her geçen gün büyüyen yalnızlığı. Karanlıktan korkan, çocukların acımasızlığından ürken, sevilmeyi umud eden, telefonlarına cevap bekleyen, komşu dedikodularından, aile otoritesinden kaçmak isteyen, aile şefkatine muhtaç, aldatılan, aldanan her defasında yeniden inanan, yeniden inanmak isteyen yalnız insanlar. Farklı sınıflarda olsalar da ortak paydaları yalnızlık olan insanlardan bahsediyor film. Kariyer sahibi, ekonomik gücü olan kocası tarafından aldatılan iş hayatında kuyruğu dik tutma çabası içinde savaşan içinde hala iyi bir şeyler saklayan Umay. Yalnızlığına ve hayata dayanmanın tek yolunu ayık olmamak olarak seçen bekçi Ramiz, psikolojik rahatsızlıklarıyla hayat ile arasına kalın bir duvar ören Gülseren Hanım, annesinin karanlık dünyasında nefes almaya çalışan, pazarlarını suratsız eniştesinin evinde geçirmeyi göze alacak kadar yalnız, patronunun her sözünde sevgi kırıntısı bulan Egemen.

Egemen’in arada bir kaçtığı mekânı var ki; Garipçe. Severek gittiğim yerler bir dizi ya da filmde gösterilince hep korkarım. Herkes gidecek orası kalabalıklaşacak eski güzelliğini kaybedecek diye. Filmden sonra yalnızlığa dair sorularımla beraber bir de Garipçe korkusu vardı aklımda.

8 Ekim 2009 Perşembe

Sesi açalım biraz


Melos 'la beraber keşfettim. Bandista’ yı. 2 gündür işyerinde kafayı yeme sınırlarında dolaşan bünyeme iyi geldi isyan. En çokta benim annem cumartesi.Bu vesile ile Melos’a teşekkür eder şarkıları dinlemeye dönerim. Ahh paylaşım ne güzel şeysin sen.

6 Ekim 2009 Salı

Piercing


Depresan insanını kıskanmaktayım. Hiç gerek yokken içimdeki yılanı uyandırdı. Bu insan evladı tutup piercing yaptırmak istedi. Kaşına çenesine piercing yaptırma konusunda uzmanlaşan çok sevgili kardeşim de bu depresan insanına yardım ve yataklık yapacak. Bana ne oluyor peki. Meğersem benim içimde piercing yaptırmak isteyen biri varmış. Şimdi o sürekli kafamı karıştırıyor. Yaptırsam mı diye. Kaşıma iki tanecik. Depresan kadar güçlü değilim. Mahalle baskısını kaşa doğru atılan o bakışları kaldıramazmışım gibi geliyor. Ama yine de acaba sorusu içimi kemirip duruyor.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Haftanın sonu bir nakarat gibi


Bitireli birkaç hafta olsa da hakkında bir türlü konuşamadığımız Beyaz Zenciler’i konuşmak üzere Cumartesi sabahı Yıldızda toplandık. Duyanda her h.sonu toplanıp kitap konuşuyoruz sanacak. Yok ayol öyle değil. Depresancığım baktı ki bizden bir şey olacağı yok. Ayda bir kitap okuyalım ve üzerinde konuşalım dedi. Kitapları Depresan seçiyor biz o kadar tembeliz ki kitap bile bakmıyoruz. Biz dediğim diğer arkadaş ve ben. Yani temeli taa lise yıllarına dayanan 3 arkadaş.


Neyse toplandık benim şahane tarçın kokulu kekim ve çaylarımız eşliğinde. Aldığımız notları paylaştık. Düzen karşıtı olma ve tutunamama hali üzerine konuştuk. Notların bir kısmını Depresan paylaşmış. Ben fevkalade tembel bir bünye olarak yazmaya üşeniyorum kendi notlarımı. Tutunamama halinin bilinçli bir tercih olup olmaması üzerine konuştuk bir yere varamadık ve dağıldık. Yeni kitap üzerinde bir karara varamadık ama Derviş ve Ölüm olacak sanırım.


Oradan İstanbul’un taa bir ucuna gidip üniversite arkadaşlarımla buluşup bir arkadaşın bebeğini görmeye gittik. Gördük ve geldik. Bebek dediğin zaten annesini emen gaz çıkaran ağlayan bir varlık. Agu magu desen yüzüne bakmaz. Oradan uçarak eve geldim. Sıdıka’nın aşısı son dakka aklıma geldi. Her seferinde veterinerimizin ateş yapabilir huysuzlanabilir sözlerine rağmen neşesinden hareketliliğinden bir şey kaybetmeyen kızım dün ateşler içinde yandı. Gözünü bile açacak hali yoktu.


Ben de tüm gün yeğenle ödev yaptım. Çocuklara ödev verirken internetten bulun diyen öğretmenlere kızdım. Çamaşır yıkadım kek yaptım. Yine bebek görmeye gittim. Bu sefer şirketten bir arkadaşın bebeğiydi.


Karanlıktakiler’e gidemedim. Temizlik yapamadım. Saatçi Bayırı hala bitmedi. Az da olsa güzelleşti kitap. Ayça Şen’e haksızlık mı ettim yoksa. Böyle işte blog. İşler beni bekler.