İyi bir lisede okudum. Fena bir öğrenci değildim. Lisenin öncesinden bahsetmiyorum. Çocukken de parlak hikâyelerim vardı aslında. Ama CV denen kağıt parçasına bugün, ‘Çocukken çok güzel resim yapardım’ diye yazamam. Yumurtanın içinden çıkan oyuncak parçalarını, iki dakika içinde makine mühendisi edasıyla monte ederdim diye de ‘Bakın o zamanlardan belliymiş ne olmak istediğim’ diyebilirim aslında bir iş görüşmesinde. Sempatik de görünürüm hem. Yok… Diyemem.
‘Kim demiş çocuk küçük bir şeydir, bir çocuk belki de en büyük şeydir’ aslında. Rouessau dediği için değil, çocuk sorumlulukları olmadan nefes alan, ileride alacağı sorumlulukların ürküntülerini taşımadan yaşayan yegane canlı olduğu için doğrudur yukarıda zikrettikleri. Velhasıl büyüyoruz işte. Büyüdüm 8 dil biliyorum, severek yaptığım bir işim, severek defalarca okuduğum kitaplar, dinlediğim şarkılar var. Ama bir yere kadar hep, işimden de, okuduğum kitaplardan da, dinlediğim şarkılardan da sıkılıyorum. Bu ay onlarca oyun izledim hepsini 20.dakikasında terk ettim. Sinemada ilk yarı bitmeden dışarıda buldum kendimi.
İçim bir boşluk….Doğa hiç çözümleyemeyeceğim kadar karmaşık Nostradamus’un yazdıklarını okumak bile yolumu aydınlatmıyor. Onca öğrendiklerim boşuna. Aslında hiçbir şey bilmiyorum. En güzel kadınlar bir yere kadar güzel. En sevdiğim yemekler iki lokmada zehir. Hayatın anlamını bulamıyorum.
Bu şehir mi beni böyle yaptı bilemiyorum. Bu sabah zaten yağmur var İstanbul’da. Tam bir kasvet trafik fena. Bol bol Türk kahvesi içiyorum, zinde kalıp düşünmek için. Düşündükçe de içinden çıkamıyorum. 7 tepeli şehirde tek başınayım. Galata Köprüsünden geçip giden gemileri izliyorum. Sonra onlardan sıkılıyorum.
İşte böyle Mephisto. Annemle babam, ismimi koyarken adımın, Latince mutluluk anlamına geldiğini gerçekten biliyorlar mıydı acaba? Ben hiç mutlu değilim nedense. Yardımına ihtiyacım var.
Neden sevdiğimi bilmediğim İstanbul’dan sevgiler.
Faust
Bu yazıyı Taksim’de bir cafede kuzuyu beklerken okuduğum dergiden yazdım. Kuzu geldim diye arayınca apar topar kalktım derginin ismini yazmamışım. Yazının altında Faust yazıyordu ama bizim bildiğimiz Faust mudur bilmem. Öyle işte karamsar bir yazı ama değil mi? Hava bugün çok karanlık bu havaya uysun. Madem alıntılardan gidiyoruz bugünün anlamına istinaden kadınlarla ilgili Muz Sesleri'nden bir alıntı ile sonlandıralım yazımızı. -Ehehe köşe yazısı şeysi gibi oldu.
Bir kadının boynu, en uzun cümlesidir. Sessiz, beyaz, uzayıp giden ama hep konuşan bir cümle. Annenin boynunun tarihini yazabilirim.
…….
Zaman geçti ve sen doğdun. Seni ben doğurttum. Bunu bir tek şey için yaptım Filipina. O tek gözyaşını görebilmek için. Kadınlar doğurduklarında, her şey çıktığında içlerinden, bir tek gözyaşı dökerler. O gözyaşı gözün içinde gülerek çoğalır. İyi bakmalısın, kaçırabilirsin yoksa. Çünkü bir kez gözden kurtuldu mu hızla yana kayar ve saçların içinde kaybolur. O gözyaşını öpüp içmek istedim. Ve yaptım bunu. Elimde seni tutarken yaptım bunu.
Sonra annenin boynu, anne gibi kokmaya başladı. Sen gelir gelmez boynunun kokusu değişti annenin. Bir de ayakta duruşu. Tam anlatamam nasıl bir şey olduğunu ama ağırlık merkezini bulmuş gibi duruyordu. İki ayağıyla basıyordu dünyaya artık. Kadınlar çocuk doğurunca böyle bir şey oluyor. Tamamlanmak gibi değil. Dengelerini buluyorlar ve yerleşiyorlar dünyaya. Belki biraz senin de annen oluyorlar artık, o yüzden böyle sağlam gibi görünüyorlar erkeklerin gözüne.
*Fotoğraflarıı 4 yıl önce Rize'de Sal Yaylasında çekmiştim. Modelimiz şimdilerde Ankara'da hayat telaşesinde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder